| Tür : Aksiyon / Bilim Kurgu / Fantastik / Çizgi Roman Gösterimi Tarih : 2009 Senaryo : David Benioff Yönetmen : Gavin Hood Görüntü Yönetmeni : Donald McAlpine Müzik : Harry Gregson-Williams Yapım : 2009, ABD Oyuncular : Hugh Jackman (Logan/Wolverine) , Ryan Reynolds (Wade Wilson / Deadpool) , Liev Schreiber (Victor Creed / Sabretooth) , Taylor Kitsch (Remy LeBeau / Gambit) , Dominic Monaghan (Barnell Bohusk / Beak) , Lynn Collins (Silver Fox) , Danny Huston (William Stryker)
X-Man çizgi romanının en karizmatık karakteri Wolverine tek başına yoluna devam ediyor.. |
2 Mayıs 2009 Cumartesi
X-Men Başlangıç: Wolverine
Kelebek
| Gösterim Tarihi : 1 Mayıs 2009 Yönetmen : Cihan Taşkın Senaryo : Mahmut Bengi Görüntü Yönetmeni : Demian Barba Müzik : Ömer Faruk Tekbilek , Brian Keane Yapım : 2009, Türkiye Oyuncular : Ghassan Massoud , Caner Cindoruk , Deniz Bolışık , Şahin Çelik , Münir Can
Yer Afganistan, iç savaşın en sıcak günleri. Canından, malından ve evlerinden olan binlerce insan çatışmaların sona ermesini bekliyor. Yusuf ve arkadaşları ise, insani yardım amacıyla oraya gitmeyi… “Derler ki… Burada bir kelebek kanat çırpsa, Atlantik’te fırtınaya sebep olabilir. İşte biz, her birimiz tıpkı o kelebek gibiyiz; fakat bir farkla. Bizim kelebeğimiz fırtınaya sebep olmaz. O, kanatlarını açar fırtınaya karşı koyar!” Mevlevi dedesi İbrahim, bu sözlerle yolcu eder onları; sanki olacakları biliyormuş gibi. Nitekim, Yusuflar yola çıkmak için hazırlanırken Usame bin Ladin, yeni karargahı olan Afganistan sınırından geçmektedir. Yusuf ve arkadaşları o yıl Afganistan’da binlerce insanla tanışır ve içlerinden biri, 11 Eylül 2001’de bütün dünyanın tanıyacağı genç bir adamdır. |
Gençlerin kısa filmleri
| İstanbul Modern Sinema, üniversitelerin kısa film festivallerinde finale kalan ve ödül kazanan filmlere ev sahipliği yapıyor. Genç yönetmenleri destekleme amacı taşıyan etkinlikte ilk olarak Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İTÜ'nün düzenlediği kısa film festivallerinden filmler gösterime sunulacak. Müşfik Kenter, Tolga Çevik, Yeşim Ceren Bozoğlu ve Şehsuvar Aktaş gibi deneyimli oyuncuların yer aldığı filmler izleyiciyle buluşurken, ayrıca çeşitli ulusal ve uluslararası festivallerde ödül alan ya da ön elemeyi geçen fimler de gösterilecek. 30 Nisan Perşembe günü, Yıldız Teknik Üniversitesi'nin düzenlediği 6. Yıldız Kısa Film Festivali'nin yarışma bölümünde kurmaca, deneysel ve canlandırma dallarında finale kalan filmler saat 12.00 ve 16.00'da İstanbul Modern Sinema'da gösterime sunulacak. 3 Haziran Çarşamba günü, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema Bölümü'nün eski ve yeni öğrencilerinin çeşitli ulusal ve uluslararası festivallerde ödül alan ya da ön elemeyi geçen filmleri saat 15.00'te gösterilecek. Gösterimden önce saat 13.00'te sürpriz bir konuğun katılımıyla "Kısa Film" üzerine bir panel gerçekleştirilecek. 30 Haziran Salı günü, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin düzenlediği 2. Kısa Film Festivali'nde kapsamındaki yarışmada ödül kazanan filmlerin yanı sıra, yarışma filmleri de saat 12.00 ve 16.00'da gösterilecek. GÖSTERİLECEK FİLMLER 30 Nisan Perşembe günü 6. Yıldız Kısa Film Festivali'nde ödül kazanan filmlerden canlandırma dalında Dfa Özel Ödülü alan Mert Kızılay'ın "Yar", Burak N. Kurt'un "Watt", Özlem Akın'ın "Gemeinschaft", deneysel dalında Burak Koçak'ın "İzdüşümsel Fanteziler", Veysel Çelik'in "Uyuyan Günah da İşlemez", Mehmet Göksu'nun "Karşı", kurmaca dalında Fırat Mancuhan'ın "Sapak", Dağhan Celayir'in Dream TV Özel Ödülü alan "Tek Notalık Adam", Rezan Yeşilbaş'ın "Hüküm" başlıklı filmlerinin yanı sıra, Ege Çarkoğlu-Alim Fırat Toprak'ın Geleceğin Sinemacısı Ödülü'ne değer bulunan "Element Savaşları" başlıklı filmleri gösterilecek. 3 Haziran Çarşamba günü İstanbul Teknik Üniversitesi'nin 2. Kısa Film Festivali'nde düzenlenen yarışmada ödül kazananlar ile birlikte yarışma filmleri gösterime sunulacak. Bunların arasında Onur Gürsoy'un yönettiği, Aynur Eren ile En İyi Sanat Yönetmeni ve Utku Fırat Ünsal ile En İyi Müzik ödüllerini alan, Aykut Oray ve Barış Yener'in oynadığı En İyi Kısa Film seçilen "Pembe İnek"; Tuğrul Kurban'ın yönettiği, Adil Kurban'ın En İyi Oyuncu seçildiği "Behri"; Özlem Akın'ın En İyi Yönetmen seçildiği "Gemeinshaft"; Emine Emel Balcı'nın yönettiği, Murat Tuncel'in En İyi Görüntü Yönetmeni seçildiği "Bekleyiş"; Murat İnce Demir'in yönettiği ve senaryosunu yazdığı, En İyi Senaryo Ödülü'nü alan "Bizatihi Şey"; Abdülbaki Yavuz'un yönettiği, En İyi Kurgu Ödülü'nü alan, Sait Genay, Müşfik Kenter ve Merve Dağlı'nın oynadığı "Bir Kaplumbağa ve Tavşan Hikayesi" başlıklı filmler yer alıyor. Gösterilecek yarışma filmleri arasında Anıl Kaya'nın yönettiği, Burçak Işımer'in oynadığı "Dore Giderken"; Fatma Gökçe'nin yönettiği, Yeşim Ceren Bozoğlu'nun oynadığı "Oyun"; Cansın Sağesen'in yönettiği, Alp Kırşan, Zeynep Özyağcılar'ın oynadığı "Kayıp Heykel"; Tuna Yılmaz'ın "3 in 35", Eray Mert'in "Evladiye", Serhat Furtuna'nın "Fare", Savaş Baykal'ın " Tutunamayanlar", Yenal Orman'ın "Çerçeve", Serhat Eser Erdem'in "Aşk", Can Akdağ'ın "Kara Defter", Neslihan Siligür'ün "Siyah", Ali Çağlar'ın "Serin Temiz Kuru ve Kokusuz" başlıklı filmleri bulunuyor. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema Bölümü öğrencilerinin çeşitli ulusal ve uluslararası festivallerde ödül alan ya da ön elemeyi geçen filmlerinden 3 Haziran 2009 Salı günü gösterilecek filmlerden bazıları ise şunlar: Müfit Samık'ın, 13. Adana Altın Koza Film Festivali, Öğrenci Filmleri, Kurmaca Dalı birincisi ve Metro Group Kısa Film Yarışması ikincisi olan "Ayça'yı Neden Seviyorum" (2006) ve 17. Ankara Film Festivali, Ulusal Kısa Film Yarışması, Kurmaca Dalı birincisi "Alışmak" ( 2005) filmleri; Leona Hamşikova'nın 19. Ankara Uluslararası Film festivalinde ön elemeyi geçen, Kıssafest 1. Ulusal Öğrenci Filmleri Festivali'nde ikincilik ödülü alan, Kıbrıs Kısa Film Festivali'nde gösterilen filmi "Sunday Boy" (2007); Antalya Büyükşehir Belediyesi 1. Gençler Arası Kısa Film Festivali'nde Üçüncülük ve Selçuk Üniversitesi Gençler Arası Kısa Film Festivali'nde İkincilik Ödülü alan "Bakış Açısı" (2007); Tolga Çevik'in oynadığı iki film; İlkay Nişancı'nın, Yıldız Kısa Film Festivali'nde İkincilik Ödülü alan "Açık Pencere" (2003) ve Tonguç İ. Sezen'in "Evrimin Peşinde" (2002) başlıklı filmleri.
29.04.2009 |
Kısa filmlerin ev sahibi, İstanbul Modern
| Genç yönetmenleri destekleme amacı taşıyan etkinlikte, Yıldız Teknik Üniversitesinin düzenlediği 6. Yıldız Kısa Film Festivali'nin yarışma bölümünde kurmaca, deneysel ve canlandırma dallarında finale kalan filmler, yarın saat 12.00 ve 16.00'da gösterilecek. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü'nün eski ve yeni öğrencilerinin çeşitli ulusal ve uluslararası festivallerde ödül alan ya da ön elemeyi geçen filmleri de 3 Haziranda, saat 15.00'te sunulacak. İstanbul Teknik Üniversitesinin düzenlediği 2. Kısa Film Festivali kapsamındaki yarışmada ödül kazanan filmlerin yanı sıra yarışma filmleri ise 30 Haziranda saat 12.00 ve 16.00'da izleyici ile buluşacak. (AA) |
Holivud'da Bir Başınaydı:MUSTAFA AKAD
| İslâm dünyasının zengin tarih ve kültür birikimini Batı’ya sinema diliyle anlatabilen özel bir insandı Mustafa Akad. Plânlarını gerçekleştirebilseydi İstanbul’un Fethi’ni, Haçlı Seferleri’ni ve Endülüs’ün İslâm çatısı altındaki bir arada yaşama tecrübesini beyazperdeye aktaracaktı. Mustafa Akad, Suriye’nin Halep şehrinde doğar. Daha çocuk yaşlarda Holivud’da yönetmen olmayı kafasına koyar. Lâkin yaşadıkları kentte hiç kimse, maddî yönden orta hâlli Akad’ın bu niyetini ciddiye almaz. Gümrükte bir devlet memuru olan babası bir gün Akad’ı karşısına alır ve “Eğer gerçekten gitmek istiyorsan benden hiçbir yardım bekleme.” diyerek oğlunu uyarır. Oysaki Mustafa Akad kararını çoktan vermiştir. 1954 yılında, on sekiz yaşına geldiğinde bir hocasının yönlendirmesiyle UCLA’ya kaydını yaptırır. Oğlunu Amerika’ya uğurlamak üzere havaalanına giden babası, Mustafa Akad’ın bir cebine iki yüz dolar, diğerine ise bir Kur’an-ı Kerim nüshası koyar. “Sana verebileceklerim sadece bunlar.” diyerek evlâdını bilmediği uzun bir yolculuğa uğurlar. En iyi film programlarına sahip UCLA’da dört yıl eğitim alan Akad, 1958 yılında mezun olur. Bu eğitimi yeterli görmeyerek üç yıl sürecek mastırını yapmaya karar verir. Eğitim sürecinin ardından Mustafa Akad’ı zor günler beklemektedir. Birçok film şirketine, reklâm ajansına iş başvurusunda bulunmasına rağmen olumlu cevap alamaz. Nihayet, Cezayir’deki devrim hakkında bir film çalışması için sözleşme imzalar. UCLA’dan bir tanıdığı, bölgenin diline hâkimiyeti nedeniyle projeye Akad’ı tavsiye etmiştir; fakat aynı dönemde Cezayir’in özgürlüğe kavuşmasıyla film plânları iptal olur. Bunun üzerine aynı arkadaşı Mustafa Akad’a farklı bir öneride bulunur. Yedi yıllık eğitiminin ardından senaryo yazabileceğini söyler; ama bunun karşılığında para kazanmayacağını da ekler. Akad, teklifi kabul eder; ama yapmak istediğinin gerçekten bu olup olmadığı konusunda da zihninde soru işaretleri taşır. Sonunda üç ayrı televizyon kanalına Afrika, Asya, Avrupa ve Amerika’da yaşayan yabancı öğrencilerin hayatlarıyla ilgili bir sunuş hazırlar ve böylece profesyonel hayata ilk adımını atar. El-Ezher’den Fetva Bu çalışmalarıyla geçimini sağlayan yönetmen, bir dönem sonra İslâm’ı anlatan bir film yapma ihtiyacı hisseder. İslâm ile sinemanın çatışmayacağına inanan Akad’a göre sinema, derdini anlatabileceği en iyi araçtır. Önce belgesel çekmeyi düşünür, daha sonra ise uzun metrajlı filmde karar kılar. Bunun için gerekli finansı da Arap dünyasından sağlayacaktır. Teklif sunduğu şirketler projeyi kabul eder; fakat bazı şartlar dâhilinde… İlk olarak Hz. Muhammed’in hayatını çekmesi söylenir. Bu görüntülerde kesinlikle peygamberin yüzü gösterilmeyecektir. Ayrıca filmin çekim senaryosu da El-Ezher Üniversitesi tarafından onaylanacaktır. Akad, şartları kabul eder. Filmde, İslâm âlimleri onay vermediği için sadece Hz. Muhammed’in değil, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali’nin yüzleri de gösterilmeyecektir. Bu nedenle başrolde Hz. Hamza görünecektir; rolün sahibi ise Holivud’un ünlü siması Anthony Quinn olacaktır. İslâm âlimlerinin önerisi yönetmenin düşünceleriyle de paralellik arz eder. Zira o da bu kişilerin yüceliklerini gölgelememek adına yüzlerini perdeye yansıtmamayı uygun görmektedir. Sinema dilinde zor bir anlatım olmasına rağmen Mustafa Akad, bunu filminde başarıyla gerçekleştirmiştir. İslam’ın doğuşunu anlatan 1976 yılında çekilen Çağrı filminde yönetmen, özellikle Amerikan kamuoyunu dikkate alır. Böylece onlara kendi mantıkları ve dilleriyle hitap eder. Filmin bu kadar dikkat çekmesinde yaklaşımının muhakkak ki katkısı vardır. Gösterime girdiği dönemde çok sayıda kişinin Müslüman olmasına vesile olan filmin teknik problemleri vardır, lâkin Çağrı, o döneme kadar İslâm dünyasının sinema ile kendini en iyi anlatma biçimini ortaya koyar. İki yıl sonra Mustafa Akad, diğer filmi için yeni kaynak arayışına girer. Bu defa Libya’nın kapısını çalar, diğer taraftan cevap verecek isim Muammer Kaddafi’dir. İtalyanlara karşı özgürlük mücadelesi veren Libyalı lider Ömer Muhtar’ın anlatıldığı Çöl Aslanı filmi için kaynak bulması çok da zor değildir. Ne de olsa yönetmen, bir önceki çalışmasıyla başarısını ortaya koymuştur. Filmin çekimini sorunsuz atlatan Akad, dağıtım esnasında Kaddafi’den destek aldığı gerekçesiyle sıkıntı yaşar. Malî Kaynak Arayışı Sonuçsuz Kalır Mustafa Akad, zorluklara rağmen çektiği bu iki başarılı filmin ardından ne yazık ki hedeflerinden taviz verir. Kafasında İslâm tarihine ait anlatacağı birçok senaryo vardır; ama finans bulmakta sorun yaşamaktadır. Sektörün içinde varlığını sürdürebilmek adına içinde lanetlenmişliğin, cadı olgusunun ve bir nevi terörün var olduğu Halloween filmlerini çekmeye başlar. Amerika’da bir yapımcı olarak adını duyurması da daha çok bu çalışmaları ile mümkün olur; fakat Akad, yaptığı bu tarz filmlerden memnun değildir. Hatta bunları izlemek üzere sinemaya giden insanları anlamakta zorlanır. Zamanının büyük bir bölümünü bu çalışmalara ayırır; ama asıl tercihi, epik, tarihsel filmler çekmektir. Senaryosunun dahi yazıldığı bu filmlerin başında Selahaddin Eyyubi ve Haçlı Seferleri vardır. Osmanlı tarihinden de etkilenen Mustafa Akad’ın diğer bir projesi ise İstanbul’un Fethi’ni filme aktarmaktır. 1990 yılında Türkiye’ye gelen yönetmen, geniş çekim plâtoları yapıldığı takdirde çekeceği film için yeterli finansal desteği bulamaz. Yine de bu projeyi yapmak isteyen Akad, projelerini gerçekleştiremeden hayata gözlerini yumar. 11 Kasım 2005 tarihinde Ürdün’de atılan bombalarda önce kızı Rima vefat eder, ardından Akad hastanede hayata gözlerini kapar. Amerikan film sektöründe var olmayı başaran ilk, belki de tek Müslüman yönetmen de böylece ebedî istirahatına doğru yol alır. Amman’daki terör saldırısın da ağır yaralanarak vefat eden Mustafa Akad’ın ölümü kadar hazin olan ise, İslâm dünyasına bu kadar fayda sağlamış bir yönetmenin yine İslâm adına yapılan bir eylemde vefat etmesidir. Kanal 7’nin haber sitesindeki röportajdan alınmıştır. 25.04.2009 |
Sihirbazlar Kralı Mandrake 75 yıl sonra sinema perdesinde
Özgün senaryo üretiminde yaşanan büyük tıkanıklık nedeniyle, özellikle son çeyrek yüzyıl boyunca çizgi roman dünyasını hallaç pamuğu gibi atarak bu külliyata ait irili ufaklı pek çok kahramanı ardarda beyazperdeye aktaran Hollywood yapımcıları, sonunda gözlerini yeryüzündeki en popüler, fakat aynı zamanda da uyarlanması en masraflı karaktere diktiler. Amerikalı çizgi roman yazarı Lee Falk'ın ilk serüvenini 1934'de kaleme aldığı “Sihirbazlar Kralı Mandrake”, hayranlarıyla tanışmasının 75'inci yılında, daha önce yapılan bir kaç önemsiz deneme göz ardı edilirse, ilk kez yüksek bütçeli bir sinema filmine dönüştürülüyor. Yönetmenliğini Amerikalı sinemacı Mimi Leder'in üstlendiği film, baş kahramanının sıradışı yetenekleri ve dünyanın dört bir köşesinde yaşadığı fantastik serüvenleri günümüzün dijital teknolojileri eşliğinde beyazperdeye aktaracak görsel bir şölen olarak tasarlandı.
“Acil Servis” (Emergency Room), “Kayıp” (Vanished), “Batı Kanadı” (West Wing) gibi başarılı televizyon dizilerindeki yapımcı ve yönetmenlikleriyle tanınan Leder, 1998 yılında, o dönemin özel efekt açısından en iddialı yapımlarından “Derin Darbe” (Deep Impact) ile bilim-kurgu sinemasına olan yatkınlığını ortaya koymuştu. 1952-New York doğumlu bayan yönetmenin ağırlıklı olarak TV dizilerinden oluşan filmografisinde 1997 yapımı “Arabulucu” (The Peacemaker) gibi ses getirmiş diğer bazı sinema filmleri de dikkati çekerken, kendisi son olarak, halen ülkemiz sinemalarında gösterimi süren Morgan Freeman ve Antonio Banderas'lı “Son Oyun” (Thick as Thieves) adlı bir serüven kurdelasına imza attı.
Yönetmen Mimi Leder |
Çizgi roman tutkunlarını daha çekim aşamasındayken bile heyecana boğan “Mandrake” projesinin oyuncu kadrosundaki en müthiş sürpriz ise halen yeryüzünün yaşayan en yetenekli illüzyon ustası olarak kabul edilen Amerikalı sihirbaz Criss Angel'ın filmde çok önemli bir rol üstleniyor olması… Mandrake'nin çocukluk yıllarını geçirdiği ve uzun bir eğitim sürecinin ardından olağanüstü yetenekler kazandığı Tibet'teki “Sihirbazlık Akademisi”nin yaşlı başkanı Theron rolünü üstlenen sanatçı, böylelikle, kendi adına çektiği “Mindfreak” adlı televizyon programı haricinde ilk kez bir sinema filminde görünmüş olacak. Şimdiye kadar suyun üzerinde yürümek, açık havada uçmak, vitrin camlarının içinden geçmek, bir mekânda kaybolup başka bir mekânda ansızın ortaya çıkmak gibi açıklanması çok zor yüzlerce illüzyon gösterisi düzenleyen Angel'ı meslektaşlarından ayıran en önemli özelliği ise bütün bu akıl almaz numaraları sahnelerin kontrollü ortamı yerine doğrudan doğruya gün ışığında, çevrede rasgele bulunan izleyiciler ve amatör kameraların önünde yapıyor oluşu…
Jonathan Rhys Meyers |
“Sihirbazlar Kralı Mandrake”nin 4 kişilik bir yazar ekibi tarafından hazırlanan senaryosu, Falk'ın orijinal yapıtındaki ana karakterler ve aynı olay örgüsü üzerine kuruldu. Ian Jeffers, Joshua Oppenheimer, Thomas Dean Donnely ve senaryoya son şeklini veren Kevin Bernhardt'ın yer aldığı bu ekibin, öykünün temel gelişim noktalarına büyük ölçüde sadık kalmakla birlikte, onu 1930'ların ABD'sinden alıp günümüzün dünyasına taşımayı daha uygun buldukları söyleniyor.
Baldwin Entertainment Group ve Hyde Park Entertainment adlı şirketler tarafından ortaklaşa çekilen film, 2010 yılı yaz aylarında gösterime çıkacak.
Yeşilçam, onu da herkesten önce uyarlamıştı!
Criss Angel |
12 bölümlük kısa seriyal filmler formatındaki bu öncü yapımın doğurduğu hayâl kırıklığından sonra, 1954 yılında Mandrake'ye bu kez de televizyoncular el attılar ve onu Will Jason'un yönetiminde yarım saatlik bir pilot filme dönüştürdüler. Fakat, “Sihirbazlar Kralı” rolünü Joe Norton'un oynadığı bu açılış bölümü de yine aynı teknik engele, izleyicilerin ilgisini çekmekten ziyade onları güldüren yetersiz özel efektlere takılıyor ve dizi devam bölümleri hiç çekilemeden doğruca rafa kaldırılıyordu.
Amerikalı yapımcıların kaliteli bir Mandrake filmi çekme yönündeki hevesleri ilerleyen yıllarda da sürüp gitti ve 1979'da Universal Stüdyoları'nın yetkilileri aynı öyküyü gösterişli bir televizyon filmine dönüştürmek üzere yeniden kolları sıvadılar. Harry Falk tarafından yönetilen bu defaki uyarlamada Mandrake'nin ünlü pelerinini giyme zevki aktör Anthony Herrera'ya kısmet olurken, film de derli toplu anlatımı ve keyif veren özel efektleriyle televizyon izleyicileri tarafından beğeniyle karşılanacaktı.
Yukarıda sıralanan belli başlı uyarlama denemelerinin dışında, ünlü sihirbazın serüvenleri 1986 yılında “Dünyanın Savunucuları” (Defenders of the Earth) adını taşıyan, aynı anda pek çok çizgi karakterin bir arada boy gösterdiği tek sezonluk bir animasyon dizisine de konu oldu. Marvel Comics-King Features Entertainment işbirliğiyle hazırlanıp Amerikan televizyon kanalı TV-Y7'de yayımlanan bu kısa ömürlü dizide Mandrake ve has dostu Abdullah, “Flash Gordon” ve “Kızılmaske” gibi diğer bazı popüler kahramanlarla işbirliği yaparak galakside terör estiren “Merhametsiz Ming”e savaş açıyordu.
| Sinema-TV tarihindeki az sayıda Mandrake uyarlamasından en uçuk olanı: Yönetmenliğini Oksal Pekmezoğlu'nun üstlendiği, 1967 yapımı Türk Mandrake'si... |
O dönemde Türk sinemacılarının çektikleri düşük bütçeli “Mandrake” uyarlamasından kısa süre sonra yapıtın Amerikalı yaratıcısı Lee Falk da haberdar olacak, ancak usta yazar -kendisinden herhangi bir izin alınmadan gerçekleştirilmesine rağmen- uzak bir ülkede girişilen bu ilginç denemeyi hoşgörüyle karşılayarak yasal yollara başvurmamayı tercih edecekti.
Centilmenliği asla elden bırakmayan bir kanun savaşçısı
Mandrake çizgi romanının yaratıcısı Lee Falk (1911-1999) |
Falk, ilk serüveni 11 Haziran 1934 tarihinde yayımlanan kahramanının çizimlerini de kısa bir süre boyunca kendisi gerçekleştirdi, ancak daha sonra bu işi yakın dostu Phil Davis'e devretti.
Davis, 1964 yılındaki ölümüne kadar, Falk'ün yazdığı öykülerden hareketle Mandrake'yi kesintisiz olarak resimledi; sonrasında ise bu görevi bir başka ünlü çizer, Fred Fredericks üstlenecekti.
1999 yılında Falk da hayata vedâ edince, Mandrake'yi hem yazar hem de çizer olarak yaşatma görevi Fredericks'e kalmış oldu.
Şu anda, dünyayı 75 yıldır eğlendiren karizmatik sihirbazın çizgi romanlar dünyasındaki geleceğini belirleyecek yegâne karar verici konumundaki Fredericks (Doğumu: 1929), yaşlılığa bağlı sağlık sorunları nedeniyle en son Mandrake serüvenini 2002 yılında çizebildi; fakat ilk yayınından beri serinin küresel satışını gerçekleştiren “King Features Syndicate” adlı kuruluşun “Mandrake'nin resmî ölümü”nü ilan etmek gibi bir niyeti yok. Kahramanımızın serüvenleri, gidebildiği yere kadar Fredericks'in kaleminden, ondan sonrasında ise başka bir çizer eliyle devam ettirilecek gibi…
Yeryüzünün en tehlikeli suçlularıyla mücadele ederken, içinde bulunduğu koşullar ne denli kötü olursa olsun kanunun kendisine çizdiği sınırları asla aşmayan, bu arada espritüelliği ve nezaketi de bir an bile elden bırakmayan Sihirbaz Mandrake, gıpta uyandıran yetenekleri, gözü kara cesareti ve yüksek standartlarda yaşamaya olan düşkünlüğüyle büyük bunalım yıllarında milyonlarca Amerikalı için gerçek bir moral kaynağı olmuştu. Kahramanımızın kısa sürede olağanüstü bir hayran kitlesi toplayan serüvenleri, ekonomik sorunların kıskacında nefessiz kalmış olan kitleleri, kısa bir süre sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı'nın yoksulluk ve ıstırapla bezeli atmosferinden uzaklaştıracak ve onları gerçek hayatta asla erişemeyecekleri kadar renkli bir hayâl âlemine taşıyarak teselli edecekti.
Büyük savaş sonrasında Falk'ın centilmen kahramanının serüvenleri pek çok dile çevrilerek, önce Avrupa kıtasına, oradan da dünyasının diğer ülkelerine taşındı. Türkiye, 1960'ların ortalarından itibaren bu çizgi karakterle tanışan ilk Avrupa ülkelerinden biri olurken, Tay Yayınları tarafından piyasaya sürülen seride son derece ilginç bir de “yerel değişiklik” yapılacaktı. Mandrake'nin, orijinal öyküdeki adı “Lothar” olan Afrikalı siyahî yardımcısı, ülkemizdeki çevirilerde ise -bu karakter Müslüman Türk halkına daha bir sempatik görünsün diye- “Abdullah”a dönüştürüldü ve Müslümanlaştırıldı.
“Mandrake” çizgi romanı, kahramanımızın, ikiz kardeşi Derek ile birlikte henüz çok küçük yaşlardayken anne-babası tarafından, Tibet'in gizemli dağları arasında kamufle olmuş bir sihirbazlık akademisine öğrenci olarak verilmesiyle başlar. Burada, çok sıkı bir disiplin altında okültizm ve hipnoz sanatlarının inceliklerini öğrenen iki kardeş, zaman içinde Akademi Başkanı Theron'un da en gözde öğrencileri arasına katılırlar. Ancak, Mandrake'ye göre daha disiplinsiz bir kişiliğe sahip olan Derek, bir süre sonra elde ettiği kötüye kullanma yönündeki eğilimleri fark edilince Akademi'den uzaklaştırılır. Yolları bir daha hiç buluşmamacasına ayrılan iki kardeş, aynı zamanda ömürleri boyunca da birbirlerine karşı mücadele eden iki rakibe dönüşeceklerdir.
Akademi'den başarıyla mezun olan Mandrake, ülkesi ABD'ye geri döner ve çalışmalarını rahatça yürütebilmek amacıyla “Xanadu” (Zanadu okunur) adını taşıyan dev bir malikâne yaptırır. Ailesinden kalan büyük miras sayesinde, herhangi bir ekonomik sıkıntı çekmeden bütün hayatını suç ve suçlularla savaşmaya adayan kahramanımız, sonrasında ise anavatanı Afrika'da “Yedi Ulusun Prensi” nâmıyla tanınan dev cüsseli arkadaşı “Abdullah/Luthor” ile birlikte serüvenden serüvene atılacaktır.
O ve sadık yardımcısı dünyayı daha yaşanabilir bir yere dönüştürmek için karanlık güçlerle mücadele ederlerken, her ikisinin -fırsat bulup bir türlü evlenemedikleri- uzatmalı nişanlıları Narda ile Karma da daima yanlarındadır. Narda, müstakbel eşi Mandrake gibi beyaz ve batılı iken, Karma ise Abdullah'ın ırkî tercihine uygun bir biçimde çikolata renklidir. Ayrıca, soylu ailelerden gelen bu iki hanım da “prenses” unvanına sahip bulunmaktadır. Ki ırkçılığın tavan yaptığı 1930'ların ABD'sinde bu denli popüler bir çizgi romanda iki önemli kahramanın siyah oluşu bile başlı başına sosyolojik bir devrimdir.
Akademi'de kazandığı sihir ve hipnoz becerilerini keskin zekâsıyla birleştiren Mandrake, şöhreti suçlular dünyasında yayıldıkça, yasadışı faaliyetlerle mücadele eden kurumların da örtülü biçimde yardım istedikleri birine dönüşür. Çalışmalarını büyük bir gizlilik içinde yürüten “Inter-Intel” adlı örgüt de bunlardan biridir. Mandrake “Inter-Intel” adına sık sık uluslararası görevler üstlenir ve bunların hepsini başarıyla sonuçlandırır. Kahramanımız, örgütle ilişkilerini ise Jed adlı bir ajan dostu aracılığıyla yürütmektedir.
Öte yandan, Üstad'ın küresel ölçekte faaliyet gösteren azılı suçlulara karşı giriştiği mücadeleler sırasında, zaman zaman ikiz kardeşi Derek'le de karşı karşıya geldiğini görürüz. Uzun zaman önce “karanlık taraf”ı seçmiş olan Derek, ağabeyi kadar üst düzeyde bir sihirbaz olamasa bile, kötülüğe hizmet noktasında gayet başarılı birine dönüşmüştür.
Mandrake'nin yolunun sık sık kesiştiği bir diğer tehlikeli rakibi ise dünyanın her köşesine yayılmış bulunan dev bir mafya örgütlenmesi konumundaki “8 Çetesi”dir. Her biri yeryüzünün belli bir bölgesinden sorumlu 8 büyük patron tarafından yönetilen bu çete, usta sihirbazı ortadan kaldırmak için türlü entrikalar çevirse de o her seferinde bu saldırılardan kurtulmayı başarır.
Şimdiye kadar 50'nin üzerinde ülkede yayımlanmış olan bu çizgi romanın en büyük bombası ise Mandrake'nin göz kamaştırıcı malikânesi “Xanadu”da yıllarca sadâkatle görev yapan Japon aşçı Hojo'nun serinin ilerleyen bölümlerde ortaya çıkan gerçek kimliğidir.
Mandrake, “Inter-Intel” binasına yaptığı rutin ziyaretlerde, örgütün yönetici koltuğunda yalnızca bir robot görmekte ve kimliğini hiç kimsenin bilmediği bu gizli şef de kendisine her zaman o robotun içindeki bir vericiden seslenmektedir. Serinin müdavimleri, pek çok serüvenin arka planında silik bir yan karakter olarak boy gösteren Xanadu aşçısı Hojo'nun gün gelip de Inter-Intel'in lideri olduğunu öğrendiklerinde sıkı bir sürpriz yaşarlar. Mandrake'nin mutfağında birbirinden lezzetli Japon yemekleri hazırlayan, aynı zamanda Uzakdoğu dövüş sanatlarını da çok iyi bilen ve mesaisi bitince sessizce bisikletine atlayıp giden bu ufak tefek şişman adam, gerçekte ise yıllardır hiç kimseye fark ettirmeden dünyanın en büyük anti-terör örgütünü yönetmektedir.
Ve 75 yıldır sürüp giden bütün bu öyküde yazar Falk'ın okurlara yaptığı en muhteşem sürpriz ise Sihirbazlık Akademisi Başkanı Theron'un, Mandrake ve kardeşi Derek'in babası olduğu gerçeğinin ortaya çıktığı bölümdür.
26.04.2009
Ali Murat Güven
alimuratg@yahoo.com Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
YENİ ŞAFAK SİNEMA SAYFASI / ÖZEL HABER
Bir Medeniyetin itirazı İran Sineması
| 'Kötü' ifadesini kullandığınız zaman, karşısındaki 'iyi'nin varlığını da ortaya koymuş olursunuz (Eşya zıddıyla malumdur). Modern zamanın bireyselliği bencillikle karıştıran kavram kargaşasının en temel ürünü olan "Batı" ifadesi, medeniyet sözcüğünü yanına alınca bir "Doğu"yu da var etmiş oldu. Oryantalist bakış da peşisıra doğmak için geç kalmadı. Aslına bakarsanız bu durumu doğuran da aynı bakıştı. Ve karşımıza ise yönleri emeline alet etmiş bir kavram garabeti çıktı. Bu garabete bir itiraz gerekiyordu. En doğu yolla, en doğal şekliyle ve yerel renklerle en evrensel duyulara hitap eden bu itirazı Şark'ın göbeğinde bulduk. Batı medeniyetini kendi silahıyla 'tehdit' eden, bir medeniyet itirazı olarak yerini alan İran Sineması'ndan bahsediyorum... Bir "doğa abidesi"Hollywood'un algınıza işleyen tarzının karşısında duran doğa abidesi... Beklentilerinizi düşük tutarak adımlamaya başladığınız, nihayetinde ise sahte dünyanıza dönmenizi engelleyen bir serüven... 'Küçük şeylerden mutlu olmak' ve 'hiçbir şeyi küçük görmemek' yetilerini damarınıza şırınga eden ve bunu hissettirmeyen usta bir hemşire gibi, sınırlar içinde sınırları aşan ütopya; İran sineması... Hollywood, 'özgürlük' kisvesi altında emperyalizmin propaganda malzemesi haline gelirken, İran sineması; "dar ve çizilmiş sınırlar" içerisinde İran İslam Cumhuriyeti rejiminin propaganda aracı olmak şöyle dursun, sistem eleştirisini izleyiciye 'tadında' aktaran bir lisan kullanıyor. Düzen ve sistem eleştirisi yaptığı en bariz özelliklerinden biri İran sinemasının. Ama yerel ya da ulusal kalmayıp, o mütevazı duruşuyla dünya görüşlerini ve yaygın dünya duruşunu eleştirebilen bir dilden bahsediyorum. Batı'nın, çöktüğü dillendirilmeye başlanan, gerçekten kokusu burnumuza gelen ve malum ifadeyle 'tek dişi kalmış canavar'ın ipliğini pazara çıkaran bir objektif... Şiddet ve seksapalitenin öne çıktığı sinema dilinden, yerelliğin evrensel tadını zihninize nakşeden 'edep' dolu, 'edebî' olan ve doğallıkla görselliği sağlayan bir damak tadı çıkıyor ortaya. İran Devrimi'nin "7. Sanat"a verdiği önemAbbas Kiarostami, Mohsen Makhmalbaf ve kızı Samira Makhmalbaf, Majid Majidi, Cafer Panahi... Son dönem İran sineması çok sayıda isim çıkardı ortaya. Özellikle devrimden sonra gözlenen gelişmeyi kelimelerle ifade etmek zor. Şer'i idare altında yok olması beklenen "7. Sanat", başta devrimin önderi Humeyni başta olmak üzere birçok yeni İran yönetimi tarafından önemli bir 'araç' olarak görülüyor. Bu yeni bir bakış olmamakla beraber, tarihten ders alan yerinde bir tutumdur. Zira günümüzün 'süper gücü' ABD, 'doğrularını' sinema ve medya yoluyla yayıyor. Bizim zamanımızın gençliği Rambo'nun Vietnam'a özgürlük (!) götürmek isterken rehin kalan 'kahraman' Amerikan askerlerini kurtarmak için harcadığı çabalara tezahürat etti. Öyle ki, bugünün 'terörist' oluşumu olarak gösterilen Taliban, o dönemde 'Rus tehlikesi'ne karşı savaşan 'mücahitler'di. ABD bu 'sanatsal gücü' 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'dan almıştı. O döneme kadar 'sinema gücü' Avrupa'dadır. Hatta Hitler, kitleleri peşinden sürükleyebilmek için savaş öncesi ve süresince kahramanlık filmleri çekerek herkese izlettirir. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? İşte böyle bir tablodaki kara çizgilere renk veren fırça darbesidir İran sineması... İran filmleri genelde şehirden uzak ve bulunduğu yerde de özel alanlarda geçiyor. Hiç kapalı alana girmeyen film olduğu gibi (Kara Tahtalar), bir arabanın içinden hiç çıkmayan yapımlar da var (Ten-10). Basitlikle sadelik, bayağılıkla doğallık, karmaşa ile görsel zenginlik, alet olmakla alet olarak kullanma arasında o kadar ince bir çizgi var ki; İran sineması, doğru tarafın ta kendisi oluyor. Sanat kim içindi?Üstad Necip Fazıl'ın söylediği gibi: "Anladım ki sanat Allah'ı aramakmış, gerisi çelik-çomakmış." İran sineması "7. Sanat"ı tam da bu noktada hizmetimize sunuyor. Mecit Mecidi (Majid Majidi) bunun en önemli temsilcisi diyebiliriz. En çok bilinen filmi Cennetin Çocukları, Oscar'a aday gösterilecek derecede kabul görür dünyada ve ABD'de bazı eyaletlerde ders olarak okutulacak nispette tesir eder Batı'da. İran sinemasının da en önemli isimleri arasında gösterilen Mecidi'nin, filmlerinde 'fıtrat dili' kullanıldığı göze çarpar. Kur'an-ı Kerim ve diğer kutsal kitapları referans aldığı bilinen Mecidi, bir söyleşisinde, "Bu kitaplarda Allah insanlara aşktan, ruhtan bahsediyor" diyor ve özellikle peygamber kıssalarını da örnek gösteriyor. Görsel şiir - Şiirsel film: Gabbeh (Kilim)İran sinemasıyla ilgili okuyacağınız yazılarda Sarhoş Atlar Zamanı ve Kara Tahtalar filmlerinin altının çizili olduğunu göreceksiniz. Ancak benim için altı çizilmek bir yana, her anı çivi yazısıyla dünyanın bütün levhalarına kazınacak iki film var. Birincisi Gabbeh (Kilim).Düş ve gerçeğin iç içe geçtiği, kendinizi kesinlikle bir rüyada hissedeceğiniz 'sinemasal' bir eser. 'Görsel şiir' tanımını hak eden, yanı sıra şiirsel bir anlatımı da bünyesinde barındıran bir film Gabbeh. Bir filmden başka ne beklenir ki... Bir aşk hikayesi; bizzat kahramanların dilinden ve yine kahramanlarla beraber izlenen; mavi bir kilime nakşedilmiş 'aşk resmi'nden doğan; ölümsüz, ve fakat vuslatla ölen duyguların edebî bir lisanla, en estetik sinema diliyle; zihninizde rengini, gözlerinizde başrol oyuncusunun gözbebeklerindeki parlaklığı bırakan Gabbeh... İran sinemasının genelinde gözlemleyebileceğiniz kültür-sinema birlikteliğini Gabbeh'te iliklerinize kadar hissedersiniz. Filme de zemin olan mavi kilim ile birlikte, kilimde temsil edilen 'esas kız'ın Farsî siması mıhlayıveriyor sizi yerinize. Müzik olgusunun çok az kullanıldığı, doğal seslere ve doğanın sesine yer verildiği İran filmlerinin en güzel örneklerinden olan Gabbeh'te, yaşlı adamın "Gab-beh Ha-nı-ı-ımmm" şeklinde kağıda dökebileceğim bir sesleniş tarzı var ki, anlatılmaz hissedilir bir etki bıraktı bu fakirde. Kilim yapımına, ipliklerin boyanmasına, koyunların kırpılmasına en doğal haliyle şahitlik ettiğiniz Gabbeh, duyguların ve doğanın dile geldiği, bütün modern zaman şamatasının sustuğu gerçek bir senamasal şölen. Görüntü ve ses ahengi: Cennetin RengiHafzalamda her daim yeri olacak bir diğer İran filmi ise Cennetin Rengi... Mecid Mecidi'nin besmele ile başladığı ve "Hâlâ şükretmezler mi?" ayetiyle biten film, görme özürlü bir çocuk vasıtasıyla, hakikati 'gözümüze sokan' bir eser. Tahran 'daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim gören küçük Muhammed, okulu bitince babasının yanına döner. Ancak babası gönülsüzdür Muhammed'i yanına almaya. Zira duldur ve evlenme planları yapmaktadır. Babanın gözü o kadar dönmüştür ki, çocuğunu bile bile ölüme göndermeyi bile hesaplar. Birkaç denemede başaramasa da, Muhammed'in ölümü yine babasının yanında olur. Çok sevdiği ninesi ile Muhammed ölürken 'cennetin rengini'görürüz. Bir nur rengidir. Sarıya çalan bu renk, ninenin yüzünü, Muhammed'in ise elini aydınlatır. Bu ironideki ağır manaya bakar mısınız? Eliyle hayatı anlamaya, elleriyle görmeye çalışan Muhammed, 'cennetin rengi'ni de eliyle görür. Mecidi'nin görsel açıdan filme çok şey kattığını da eklemeden geçemeyeceğim. Zihnimize yerleştirilen oryantalist bakış açısının çok uzağında, yeşillikler içinde, rengarenk çiçek bahçeleri ve tarlalarla süslü sahneler, yönetmenin elinde ayrı bir şölen halini almış. Filmin içinde o kadar çok imge ve simge vardır ki... Körlere özel yazma tekniğini öğrenen çocukların dersine iştirakimizde, kağıdı delen özel kalemlerinin 'tak tak' sesleri bir kenarına işlenir zihnimizin. Filmin devamında Muhammed ile beraber ağaçkakanların çıkardığı seslerden 'doğayı okumaya' çalışırız. Evet, tam ifadesi bu. Muhammed, dokunarak ve dinleyerek doğayı okur. Mecidi de izleyiciye okutur elbet. İşte bir yönetmenin mahareti burada çıkar ortaya. Amâ gözlerden dökülen yaşlarla yanaklarınızın ıslandığını, akıntıya kapılan Muhammed'in peşinden suya atlayan babasının azgın dalgalarla boğuşmasında (öznel kamerayla) nefsinizin daraldığını hissediyorsunuz. Kiarostami'nin fetişizmi: Arabalarİran sinemasının son dönemdeki önemli isimlerinden olan Abbas Kiarostami'nin çok ilginç bir özelliğini de vurgulamadan geçemeyeceğim. Hemen her filminde arabalara özel olarak rol biçen Kiarostami için bu tam anlamıyla fetişizm halini almış. Ten (10) filminde sadece arabanın içinde geçen bir senaryoya tanık olurken, Kiraz Tadında'da ise, dakikalarca araba peşinde 'pan yapan' kamera hareketleriyle karşılaşırsınız. Sebebini tam olarak bilemesem de, arabanın, modern zaman ideolojsinin sahibi Batı'daki günlük hayatın önemli araçlarından olmasının bu fetişizmde büyük payı olduğunu düşünüyorum. 29.04.2009 |