haber

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Türk sinema tarihinin en cesur denemelerinden biri

'Yeni Türk Sineması' hareketinin önde gelen temsilcilerinden Derviş Zaim, filmografisinin altıncı durağı 'Nokta'da yaklaşık 80 dakikalık karmaşık bir öyküyü 'tek plan'da anlattığı zorlu bir görsel deneye girişirken, ulusal sinemamızın tarihindeki biçimsel arayışlara da Metin Erksan'dan bu yana en çarpıcı katkıyı yapıyor.

NOKTATürk sinema tarihinin en cesur denemelerinden biri

Yapım Yılı ve Ülkesi: 2008, Türkiye yapımı
Türü ve Süresi: Drama / 78 Dakika
Yönetmen: Derviş Zaim
Senarist: Derviş Zaim
Görüntü Yönetmeni: Ercan Yılmaz
Özgün Müzik Bestecisi: Mazlum Çimen
Sanat Yönetmeni: Natali Yeres
Oyuncular: Mehmet Ali Nuroğlu (Ahmet), Serhat Kılıç, Settar Tanrıöğen, Şener Kökkaya, Mustafa Uzunyılmaz, Nadi Güler, Numan Acar, Bayazıt Gülercan, Begüm Birgören, Cem Aksakal ve Hikmet Karagöz
Yapımcı Şirketler: Maraton Film-Sarmaşık Sanatlar ortaklığında
Dağıtıcı Şirket: Tiglon Film
İçerik Uyarıları: İçerdiği şiddet sahnelerinden dolayı, 13 yaşın altındaki izleyiciler için uygun değildir.
Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı: www.dotthemovie.net
Yıldız Puanı: * * * ½

Ahmet, yakın bir arkadaşının ön ayak olmasıyla, tarihî değeri yüksek, el yazması bir Kur'an-ı Kerim'in çalınması olayına bulaşır. Ancak, ardarda bir dizi insanın ölümüne yol açan bu sevimsiz olay, kahramanımızı da kısa sürede hiç istemediği bir noktaya doğru sürükleyecektir.

Türk sineması, 90 küsur yıllık tarihine panoramik bir biçimde bakıldığında, genel çoraklığın ortasında birer ayrıksı otu gibi duran bir kaç cesur deneme haricinde, hem biçim hem de içerik itibarıyla, “ana akım sinema”da daha önce denenmiş her ne var ise onların vasat birer tekrarından ibaret olageldi. Özgün öykü anlatıcılığı itibarıyla küresel sinemadaki ortak mirasın üzerine şimdiye kadar pek az yeni değer ekleyebildiğimiz gibi, sıra “biçim”e geldiğinde kreatif alandaki bu verimsizliğimizin daha da iç karartıcı boyutlara ulaştığını görmekteyiz.

“Türk usûlü sinemasal çılgınlıklar” üretmedeki malûm kısırlığımızın en temel nedeni ise bir “insanî hal”in görsel tasvirine hiç de yatkın olmayan, bunu daha ziyade hikmetli sözler eşliğinde yapmaya meyyal kültürel ve dinsel köklerimiz… Vaktiyle resim sanatındaki uzun süreli yokluğumuz bizleri başka başka alanlarda, sözgelimi “mimari”de, “şiir”de ve “hat”ta güçlü kılmıştı. Hayatı resmetmeye yönelik ihtiyaç karşı konulamaz bir noktaya ulaştığında ise bu konuda oluşan devâsâ açık, onun perspektif duygusundan arındırılmış yepyeni ve ilginç bir formu konumundaki “minyatür” ile telafi edilmeye çalışılacaktı. Fakat, kendi içlerinde büyük başarı düzeylerine eriştiğimiz bütün bu alternatif sanat formları, resim ve onun çağdaş bir türevi olan sinemadaki zayıflığımızı ise örtbas etmeye yetemedi ne yazık ki…

'ERKSAN SİNEMASI'YLA BAŞLAYAN YENİLİKÇİ ARAYIŞLAR

Sözün burasında, sinemasal sezgi ve vizyonuyla bu topraklardaki ortalamanın çok ötesine geçip evrensel bir sanat adamına dönüşmüş bulunan sevgili Metin Erksan'ı bambaşka bir konuma oturtmak gerekiyor. Daha 1960'ların başlarındaki erken dönem filmlerinde bile hem biçim hem de içeriğe dönük arayışlarının ilk önemli ipuçlarını vermeye başlayan sanatçı, 1965 yapımı “Sevmek Zamanı”nda, o dönem için -bırakın Türkiye'yi- dünya sineması için bile zorlayıcı olabilecek bir görsel deneye imza atıyordu.

Erksan'ın hemen her filminde şu ya da bu oranda kendisini hissettiren yenilikçi tavrı, 1976 yılında, dünya sinema tarihine geçecek müthiş bir gösteriye kadar uzanıyor ve sanatçı o yıl “Kadın Hamlet” adlı yapıtıyla uluslararası festivallerde ayakta alkışlanıyordu. William Shakespeare'in ölümsüz kahramanı Prens Hamlet'i hem kadın, hem Türk, hem de çağımızda yaşayan birine dönüştüren bu eşsiz film için Amerikalı senarist ve sinema yazarı Lester Cole, ünlü Variety dergisinde, “1978 Los Angeles Film Festivali'ne katılan en güzel, en özgün, en anlamlı ve en sıra dışı film Türkiye'den geldi. Erksan, benzersiz bir denemeye imza atmış” diye yazmıştı. Ki aynı film bir yıl öncesinde katıldığı Moskova Film Festivali'nde de benzer tepkilerle karşılanacak ve büyük ödülü kıl payı kaçıracaktı.

Hafızamı dibine kadar zorladığımda, belli ölçüde Lütfi Akad, olgunluk dönemindeki bir kaç yapıtında Yılmaz Güney, belki tek bir anlatısıyla (“Otobüs”) Tunç Okan, günümüzde de Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ve Zeki Demirkubuz üçlüsünün son dönem çalışmaları haricinde, sinemanın anlatı geleneklerini zorlamak adına başkaca ciddi bir cesaret gösterisi hatırlayamıyorum Yeşilçam'dan…

Hâl böyleyken, 1996 yapımı ilk filmi “Tabutta Rövaşata”dan bu yana alttan alta benzer bir arayışın izini sürdüğünü hissettiğim ve o tarihten bu yana da sinemasını dikkatle takip ettiğim Derviş Zaim, geçen yıl çektiği son filmi “Nokta” ile, Erksan'ın 1960'lardaki devrimci çıkışlarından bu yana sinemamızdaki biçimsel arayışlara en radikal katkıyı yapmış buluyor.

TEK PLANDA BU GİBİ AKIP GİDEN BİR ÖYKÜ

“Nokta”nın suç ve ceza ekseni üzerinde ilerleyen senaryosu, Anadolu topraklarında köklü bir geleneğe sahip geleneksel sanat formlarından biri konumundaki “Osmanlı hat sanatı”nı, çağdaş bir cinayet öyküsünün içine son derece başarılı ve etkileyici biçimde dahil etmekte… Hat sanatının bu filmin biçim ve içerik arayışına en önemli etkisi ise tıpkı hattatların kamışı aldıklarında cümleyi bitirmeden ellerini kâğıt üzerinden kaldırmamaları gibi, bu öykünün de tek bir plandan oluşması…

İşlediği bir suç ve onun yol açtığı zincirleme trajediler nedeniyle derin bir azap içinde kıvranan genç bir adamın öyküsünün 78 dakikalık kesintisiz, ancak içi sürekli hareket halindeki bir kadrajdan anlatıldığı “Nokta”, bu karmaşık öyküye arka fon olarak da Tuz Gölü'nün uçsuz bucaksız, bembeyaz ıssızlığını kullanıyor. Daha önce yalnızca iki sinemacı, 1948'de İngiliz gerilim ustası Alfred Hitchock'un “Urgan” (Rope), 2002'de de Rus yönetmen Alexander Sokurov'un “Rus Hazine Sandığı” (Russkiy Kovcheg) adlı yapıtlarında denemeye cesaret ettikleri bu “tek planda anlatım” tekniği şimdi bir kez de bir Türk sinemacısı eliyle uygulanma fırsatı buluyor ve bana kalırsa görsel sonuçları itibarıyla ilk ikisini, özellikle de ikincisini çok aşan bir yetkinliğe ulaşıyor.

Öte yandan, “Nokta”nın “suç ve ceza”, “görev ve sorumluluk”, “kötülüğün yayılmacı tabiatı”, “çağdaş anlatılarda gelenekten yararlanma” gibi birbirinden önemli konu başlıkları üzerinde izleyicisine entelektüel egzersizler yaptırırken, sinemanın kitleleri eğlendirme yönündeki temel misyonunu es geçmediğini de altını çizerek belirtmek gerek... Perdede yaklaşık bir buçuk saat boyunca izlediğiniz öykü, (sözgelimi, Sokurov'un 2002 tarihli benzer denemesinde olduğu gibi) “rafine bir sinema sevgisi adına katlanılmak zorunda kalınan tek planlık bir ısdırap” değil kesinlikle. Aksine, Zaim bizlere -kurgu sanatına meydan okuduğu- bu iddialı kurmacanın içinde son derece akıcı, diri ve sürükleyici bir sinemasal gösteri sunmayı da ihmal etmiyor. Hattâ, bir süre sonra tek planlık bir öykü izlediğinizi unutuyor, perdedeki entrikaya kendinizi bütün bütün kaptırıyorsunuz.

“Nokta”, sahip olduğu yerel kültürel değerleri evrensel değerlere ulaşmada son derece akılcı bir biçimde kullanan, Türk aydınının Tanzimat'tan beri çözümlemede eksik kaldığı bu hayatî mesele üzerine yıllardır çok ciddi kafa yorduğunu bildiğimiz saygın bir sinemacının imzasını taşıyan yüz akı bir yönetmenlik performansı; hem biçimsel özellikleri, hem de içeriğindeki özgün unsurlarla çağdaş bir başyapıt…

Sinemaya tutkuyla bağlı olanlar, sinema eğitimi görenler ve gelecekte sinema yapmayı düşleyenler başta olmak üzere, yedinci sanata şu ya da bu biçimde abayı yakmış herkes mutlaka izlemeli…

* * *
DERVİŞ ZAİM FİLMOGRAFİSİ

1996- Tabutta Rövaşata
2000- Filler ve Çimen
2003- Çamur
2004- Paralel Yolculuklar (Belgesel)
2006- Cenneti Beklerken
2008- Nokta

 * * *

'Tek plandan oluşan, son derece heyecanlı bir film yaptım'


DERVİŞ ZAİM VE ALİ MURAT GÜVEN
Yeni Şafak sinema editörü Ali Murat Güven, yönetmen Derviş Zaim ile hem yurt içi ve dışında bir kez daha hayranlıkla karşılanan son filmi “Nokta”, hem de sanatçının 1990'ların ortalarından bu yana izini sürdüğü özgün sinema anlayışı üzerine geniş kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Güven'in bu söyleşisini gelecek haftaki Yeni Şafak Cumartesi Eki'nde ve ardından da Yeni Şafak sinema sayfasının internet edisyonunda okuyabilirsiniz.

10.05.2009

ALİ MURAT GÜVEN
alimuratg@yahoo.com Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Yeni Şafak

İran sineması'nın sinir uçları

Rejiminin katılığı ve dünyanın 'antidemokrat' tavrı sebebiyle kendi sınırlarına kapanmak zorunda kalan bir toplumun, sınırları zorlayan sanat bedeninin 'sinir uçları'dır 'sınır' kavramı.  Dünyadan kopmak durumunda kalınan sınırlar, aynı zamanda dünyanın hissedileceği sinirlerdir.  Bize 'uzak' olan rejimi sebebiyle aramızda uzunca bir sınır olduğunu varsaydığımız İran...

"Türkiye, İran olur mu" sorusu ile uzun süre oyalanan ülkemizde yeterince ve doğru tanımamıza hiçbir zaman müsaade edilmeyen İran, devrim öncesi ABD'nin ve Batı'nın 'sağlam müttefiği' olan Şah yönetiminde dünya ile 'barışık' Pers topraklarıdır. Devrimden sonra ise birden 'Şer Üçgeni'ne (Kuzey Kore, Küba, İran) dahil olur.  Dünyaya Batı'dan baktığınız müddetçe okuyabileceğiniz yegâne anlam bu olacaktır. Bu durumda siz 'sınır'ın Batı tarafındasınızdır. Doğu'ya da ister istemez karşıdan bakıyorsunuzdur.  Sinir uçlarınız yıpranır.

Vicdanınız rahat bırakmaz kesinlikle yakanızı. Merhamet sahibisinizdir, çünkü bu 'geri kalmış Doğu toprakları'nın en kadim yetisidir mevzubahis olan...  Genlerinizde olan 'Oryantal'lik sebebiyle özünüze oryantalist bakamazsınız. Vicdanınızdan taşan isyan bir gün koyuverir 'araf'a bakışınızı.

Artık, en azından yanlış yerden bakmıyorsunuzdur. Türkiye gibi bir yer. Ne Batı, ne Doğu? Aslında Doğu'nun kendisi, ama Batı özentisi.   Sınırda olmak böyle bir şey işte.

İran Sineması'nda da bu sinir harbinin yansımasını görürsünüz. Hemen her filmde sınırlar içerisinde veya arkasında, hatta tam ortasında kalırsınız. Bilginin güç olduğu, kavramlarla inşa edilen bir çağda yaşadığınızı aklınıza getirir İran Sineması. Türkiye şartlarında size dayatılanı bir daha düşünmenizi sağlar. Kendi rejimine de eleştiriler yöneltir elbet. Zati, evrensel dille ele alınan kavramlar yerel unsurların dilinden sorgulanır.

Cennetin sınırı: Bir çift ayakkabı

Mecid Mecidi'nin 'Cennetin Çocukları' filmi bir yarış senaryosudur. Yarış sonu, varış noktası. Çocukların, ebeveynlerin ulaşamayacağı uzaklıktaki hassas algıları...  Tahran'ın varoşlarındaki bir caminin çay ocağında boğaz tokluğuna çalışan babası, bel fıtığından mustarip annesi ve kız kardeşi Zehra ile birlikte 'hayat mücadelesi' veren 9 yaşındaki Ali'nin, 'cennetin çocuğu' olmayı hak etmek için olduğu gibi yaşaması yeter. Ancak alın yazısında bir yarış vardır. Yani aşması gereken sınırlar...  Kız kardeşinin sahip olduğu tek ayakkabısını tamire götürmek üzere evden çıkan Ali, pazar yerindeki ayakkabıların içinde bulunduğu naylon poşeti kaybeder. Kardeşinin giyeceği başka ayakkabı yoktur. Daha da kötüsü, Ali durumu babasına açamaz. Zira dayak yemesi kaçınılmazdır. İki küçük yürek bu durumda ne yapar dersiniz...

Hayal dünyanızın 'sınır'larını zorlamayın boşuna. Bir çift ayakkabının imece usûlü kullanılabileceğini akla getirebilmek kolay değildir. Bunun için 'cennetin çocuğu' olmak gerekir.  Okulunda sabahçı olan küçük kız ile öğlenci olan ağabeyi, Ali'ye ait eski spor ayakkabıyı gün içinde 'değiş-tokuş' yaparak kullanırlar. Ayakkabı beğenemeyen bir neslin mensubu olarak saçma gelebilir size. Ama aynen satıra döktüğümüz gibi bir koşuşturma yaşayarak ortaklaşa giyerler ayyakabıyı.

Bu geçici çözüm için sınırlar daha fazla zorlanamayacak duruma gelince ise, bir fırsat doğar. Öğrenciler arasında düzenlenecek bir yarışta üçüncüye verilen hediye, ayakkabıdır. Ali bu yarışa katılır. Ancak üçüncü gelemez, ipi en önde göğüsler. Bir şampiyon olarak üzüntüden ağlar...  Nasıl bir sınırı temsil eder bu yarışın bitiş noktası?   Sabrın ve azmin semeresi olan kazanmayla, fazlasıyla sahip olmanın verdiği taşkın hüznün sınırı...

'Cennetin Çocukları' filminin son sahnesinde Ali eve gelip perişan olan ayaklarını bahçedeki havuzun içine sokar. Havuzdaki balıklar ayaklarının çevresine gelerek dönmeye başlarlar.  "Verilen mücadele sonucunda manevî yükselişe, kemale eren 'ayaklar'ın çevresinde, balıklar adeta tavaf eder. Bu, Ali'nin verdiği mücadelenin mükâfatıdır." Mecidi böyle anlatır sınırını gerçeğin. Hakikat ile sahtelik, derinlik ile sıradanlık arasındaki sınırdan geçiştir balıkların teveccühü.

Kara Tahta'nın sınırı

Samira Makhmalbaf'ın bol ödüllü filmi Kara Tahta da kendi içinde çok sayıda sınırı barındırıyor.  Sırtındaki kara tahtalarını tokuşturarak birbirlerine şans dileyen 'seyyar öğretmenler'in İran-Irak sınırındaki 'müşteri arama' serüveni...  'Seni seviyorum' ve altında 'tembel bir öğrenci'ye verilmiş bol sıfırlı 'zayıf' notun yazılı olduğu kara tahtanın, 'taze dul' bir kadının sırtında, mehirden doğan hakkı olarak uyruk değiştirmesi ile sonlanan filmin son karesi İran-Irak sınırındadır.

Çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen çocukların sınırdan kaçak ticarete kuryelik yapmaları sırasında, hayatla ölüm arasındaki ince sınırın kurşun yüküne düşmeleri...

Çocukların hayatı sınır boyundaki askerlerin ateş açması ile son bulur.

Diğer bir seyyar öğretmen ise yine İran-Irak sınırını aşmaya çalışan Halepçeli bir Kürt kafileye yoldaş olur. Öğretmenlik bir tarafa, kara tahtasını 'amacı dışında' kullanarak ekmek parası kazanmaya çalışır. Yolculuk boyunca önce bir hastaya sedye olan kara tahta, sonrasında ise kafilenin tek kadın üyesiyle evlenebilmesi için mehir olur. Nehir kenarında  nikahları kıyılırken önce namahrem iki insanı ayıran sınır olan kara tahta, aynı gün karı-koca olma anı ile diğer kalabalık arasında bir edep sınırı halinde kalkan olur.

Ve sonuçta Irak sınırını aşan kafilede öğretmen yoktur. Kadın boşanır ve mehir olarak aldığı kara tahtayı sınırdan sırtında geçirir.

Kiyarüstemi'nin sınırları

Abbas Kiyarüstemi'nin 'Arkadaşımın Evi Nerede' filminde iki ayrı köy, geceyle gündüz, sorumlulukla boşvermek, gitmekle kalmak, merhametle engeller arasındaki sınırı konu edilir.

Küçük bir çocuğun komşu köyde oturan arkadaşının evini, arkadaşının kendisinde kalan defterini geri vermek için arayışını anlatan filmde, bireysel yükümlük, vicdan, sadakat ve günlük kahramanlıklar, sembolize edilerek anlatılır. Çok geç saatlere kadar arkadaşının evini arayan küçük çocuk, evi bulamaz. Ancak arkadaşının dersten atılacak olmasının verdiği endişe, ödevi iki defa yapmaya kadar götürür onu. Derse de geç kalır ve son anda, öğretmeni tam arkadaşına geleceği sırada, o sınırda yetişir. Ödülü ise arkadaşından aldığı bir tebessüm ve elbette gönül ferahlığıdır.

Kiyarüstemi'nin bir diğer filmi olan 'Kirazın Tadı'nda ise hayat ile ölümün sınırında son anlarını planlayan ve intiharına bir 'suç ortağı' arayan kahramanımızı izleriz.

Tahran'ın kenar mahallelerinden birinde arabasıyla dolaşarak para karşılığında kendisini öldürecek birini arayan orta yaşlı bir adam 'hayatın değeri'ni anlatır izleyiciye.

Zihindeki tozların sınırı

Bahman Ghobadi'nin "Sarhoş Atlar Zamanı", İran sinemasının en meşhur filmi belki de. Film, birçok İran filminde olduğu gibi çocukların izinde, sınır boylarında kaçakçılık yapan küçük bedenlerin zorlu şartlarda verdiği mücadeleyi anlatır. Özürlü kardeşine ameliyat parası biriktirmek için herşeyi yapan ağabey, filmin sonunda kurşunlardan son anda kurtularak sınırı aşar ve Irak'a geçer. Zira kardeşinin kurtuluşunu sağlayacak katırı ancak orada satabilecektir. Filmin son planında dikenli telleri, kucağında özürlü kardeşi, arkasında katırla geçen kahramınımız, ardında bıraktığı karlı dağlara inat soluk soluğa yoluna devam eder. Özürlü kardeşin 'katır heybesinde' aldığı yol, katırla omuz omuza, boyundan büyük işleri alt eden ağabeyin kucağında biter.

Mayınlı topraklarla çepeçevre sarılı doğal dekorlarda katır sırtında alınan yollar nerye varıyor anlamıyorsunuz. Merak da etmiyorsunuz. Adımlanan topraklardan çıkan toz bulutları çekiyor sizi, İran sinemasının 'nev-i diline münhasır' haline.

Sınırı tozu dumana katarak aşarken, zihninizdeki düşünme yetisinin üzerindeki tozları da yerinden ediyor, her sınır geçişi...

Bisikletle aşılan sınır

Mohsin Makhmalbaf'ın eşi olan Marziyeh Meshkini, feminist mesajlarla dolu olan Bisiklet'te, yasak olmasına rağmen bir kadın grubuyla bisiklet yarışına giren Ahu'un uzaklara gitmeye çalışmasını ve elbette sınırı aşmasını anlatır.

Kocası, babası, akrabaları atlarla peşinden gelir ve onu yolundan döndürmek isterler. Sınırı aşmaması için ikna etmeye çalışırlar. İş o raddeye gelir ki, sınırı aşan kadının cezası, bisiklet üzerinde kocasından boşanmak olur.

Atla bisiklet arasındaki sembolik fark, geçmişle bugün arasındaki sınırı, Ahu ile ailesinin dünyaya bakışındaki sınırı ortaya koyar.

07.05.2009
Abdulhamit Güler
milligazete.com

Oscar'ı o almayacaktı da ben mi alacaktım?

Amerikalı yönetmen Gus Van Sant'ın 30 yıllık sinema serüvenindeki en sıradan filmlerden biri görünümündeki “Milk”, eşcinsel bir politikacının hayatını destansı bir mücadeleye dönüştüren biyografik öyküsüyle, -beklendiği üzere- şimdiye kadar 2'si Oscar olmak üzere toplam 34 ödül kazandı; ayrıca 44 ödüle de aday gösterildi.

MILK / Milk

Yapım Yılı ve Ülkesi: 2008, ABD yapımı
Türü ve Süresi: Politik Drama / 128 Dakika
Yönetmen: Gus Van Sant
Senarist: Dustin Lance Black
Görüntü Yönetmeni: Haris Savides
Özgün Müzik Bestecisi: Danny Elfman
Kurgu Yönetmeni: Elliot Graham
Sanat Yönetmeni: Sebastian Schroder
Oyuncular: Sean Penn (Harvey Milk), Josh Brolin (Dan White), James Franco (Scott Smith), Emile Hirsch (Cleve Jones), Diego Luna (Jack Lira), Alison Pill (Anne Cronenberg), Victor Garber (George Moscone)
İthalatçı Şirket: Medyavizyon Film
Dağıtıcı Şirket: Medyavizyon Film
İçerik Uyarıları: Doğallaştırarak sunduğu eşcinsel ilişkiler, çıplaklık, argo dil ve şiddet sahneleri nedeniyle, 18 yaşından küçük izleyiciler ve bu tür temalardan hoşlanmayanlar için uygun değildir.
Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı: www.milkmovie.co.uk
Yıldız Puanı: * *

1970'li yılların başı… New York'ta yaşayan 40 yaşlarındaki eşcinsel borsacı Harvey Milk ve partneri Scott Smith, eşcinsellerin görece daha rahat ettikleri bir kent olan San Fransisco'ya taşınarak, burada “Castro Camera” adında küçük bir fotoğrafçı dükkanı açarlar. Fotoğrafçılıktan çok bir “sivil toplum örgütü” gibi faaliyet gösteren bu dükkan ve kurulu bulunduğu işçi mahallesi, kısa bir süre sonra ülkenin dört tarafından eşcinsellerin akın ettikleri popüler bir buluşma noktasına dönüşür. Temellerini attığı dernek benzeri oluşumun her meslekten kadın ve erkek sempatizanlarla giderek politik bir güç kazanmaya başladığını fark eden Milk, patlamaya hazır durumdaki bu büyük potansiyeli yerel yöneticiliğe giden yolda kullanmak için kolları sıvayacaktır.

Edindiği yeni arkadaş grubunun da desteğiyle politik arenaya hızlı bir dalış yapan eşcinsel aktivist, 1973, 1975 ve 1976'da katıldığı ilk üç seçim yarışında çuvallasa da 1977'deki dördüncü adaylığında büyük bir başarı yakalar ve o tarihte yeni kurulan San Fransisco 5'inci Bölge Meclisi'ne seçilir. Belediye'de göreve başladığında karşısına çıkan en dişli rakiplerden biri ise kendisi gibi yeni seçilmiş, muhafazakâr görüşlü bir politikacı olan Dan White'dır. Birbirinden çok farklı toplumsal kesimleri temsil eden bu iki orta yaşlı adamın ilk dönemlerde “karşılıklı saygı ve tahammül” temelinde ilerleyen ilişkileri, yerel yönetimdeki çıkar çatışmalarının gitgide yoğunlaşmasına paralel olarak sonunda trajik bir dönüm noktasına ulaşacaktır.

ÖDÜL KAZANMANIN İKİ GARANTİLİ FORMÜLÜ

Başta ABD'nin Oscar'ları olmak üzere, batı ülkelerindeki önemli yarışmalar ve film festivallerini uzun süredir istikrarlı bir biçimde takip edenler için, “Milk” gibi orta karar sinemasal anlatıların nasıl olup da ardarda ödüllere boğulduğu üzerine düşünme faslı epeyce gerilerde kaldı. Çünkü, bu sektörü belli bir süre dikkatlice gözlemlemiş olanlar, artık şu şaşmaz gerçeği de çok iyi biliyorlar: Eğer ki “eşcinsellik” ya da “Yahudi soykırımı” üzerine bir film yapmışsanız, ne Oscar'dan ne de dünyanın batı yarımküresindeki diğer prestijli yarışmalardan asla eli boş dönmezsiniz. Öyle ki siz “Ben yalnızca spor olsun diye katılmıştım, o yüzden hiç almayayım” deseniz bile, ellerinize zorla sıkıştırırlar ödülleri… Çünkü, bu kategorideki yapımlar günümüzde artık yalnızca birer “film” olmaktan çıkmış, küresel ölçekte yürütülen iki devâsâ politik mücadelenin de başat propaganda araçlarına dönüşmüş durumda...

Hemen her alanda olduğu gibi sinema sektöründe de köşe başlarını tutmuş olan Yahudi lobisi “Nazi vahşeti”ne ağıt yakan bol ağlak filmleri ödüllendirmeyi; aynı şekilde eşcinsellerin her türlü maddî ve manevî desteği sağladığı diğer bir lobi grubu da kendi cinsel tercihlerini uluslararası kamuoyunun nazarında sıradanlaştırıp olağan bir forma sokan, bu hayat tarzının kitlelerce kolay yenilip yutulmasını sağlayan yapımları yüceltmeyi “stratejik bir görev” olarak kabul ediyorlar.

Yahudi propagandalarına hizmet eden İkinci Dünya Savaşı temalı filmlerin bol keseden pohpohlanıp ödüllendirilmesi geleneği görece daha eski tarihlere uzanmakla birlikte, eşcinselliğin kitlelere kanıksatılması yönündeki sinemasal çabaların ise özellikle 1970'lerin ortalarından itibaren ciddi bir ivme kazandığını görmekteyiz.

Hâl böyleyken, Amerikalı eşcinsel aktivist ve politikacı Harvey Milk'in hayatının son 8 yılını ele alan Gus Van Sant imzalı “Milk”in, şimdiye dek katıldığı yarışmalarda nal toplamasını beklemek de safdillik olurdu herhalde… Hele de bundan 3-4 yıl öncesinde batı ülkelerini kasıp kavuran, sahneye çıktığı organizasyonlarda 3'ü Oscar olmak üzere toplam 81 ödül kazanarak erişilmesi güç bir rekora imza atan şu meşhur “Brokeback Dağı” fırtınasını hatırlayınca, yaptığımız tespit daha bir anlamlı geliyor. Sanırım, çiçeği burnunda yönetmenimiz Mahsun Kırmızıgül de bu gerçeğin farkına erkenden varmış olmalı ki ülke içinde “terör kurbanı bir Kürt ailesinin büyük kente savruluş öyküsü” olarak pazarladığı son yapıtı “Güneşi Gördüm”e yurt dışı festivaller için (filmin içinde sınırlı bir alt-motif olmaktan daha öte anlamı bulunmayan “eşcinsellik” olgusunu bütünüyle öne çıkardığı) yepyeni ve alabildiğine cüretkâr posterler hazırlattı. Kırmızıgül'ün pazarlama taktiği açısından son derece akıllıca bir iş yaptığına hiç kuşku yok; çünkü film bu yönü ve yeni posterleriyle en azından bazı uluslararası festivallerde eşcinsel lobisinin temsilcileri tarafından mutlaka “görülecektir.”

Sinema dünyasındaki bu genel manzaradan hareketle, “Milk”in başrolünü üstlenen saygın Amerikalı oyuncu Sean Penn'in söz konusu performansıyla kazandığı “en iyi erkek oyuncu” Oscarı'na da bir kaç cümleyle değinmek gerekiyor. Sen kalk, çeyrek yüzyıldan uzun süren bir oyunculuk kariyeri boyunca, aralarında “Ölüm Yolunda”nın (Dead Man Walking / Yön: Tim Robbins / 1996) gariban idam mahkûmu Matthew Poncelet, “İnce Kırmızı Hat”tın (Thin Red Line / Yön: Terence Mallick / 1998) cesur çavuşu Welsh, “Benim Adım Sam”in (I am Sam / Yön: Jessie Nelson / 2001) iyi kalpli otistik babası Sam Dawson'ın da yer aldığı birbirinden müthiş performanslar ortaya koy; fakat en sonunda “En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ı”nı, sırf 2-3 sahnede erkek partnerlerinle ateşli bir şekilde öpüştün diye “Milk” ile kazan!

Adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmak için yıllardır birbirinden zor rollerde deliler gibi çalışıp kendini helâk eden bir oyuncu konumundaki Penn, 1996, 2000 ve 2002'de bu ödüle üç kez aday gösterilmiş, fakat hiç birinde kazanamamıştı. Akademi'nin uzun yıllar boyunca sıra dışı yeteneğini es geçtiği sanatçı, 2003'de Clint Eastwood imzalı suç draması “Mistik Nehir”de canlandırdığı Jimmy Markum karakteriyle artık Oscar jürisinin bile görmezden gelemeyeceği ölçüde devleşince, nihayet mesleğinin de ilk Oscar heykelciğiyle tanışma fırsatını buluyordu.

Bundan beş yıl sonra, oyunculuk gösterisi açısından öncekilerle kıyas kabul etmez bir film olan “Milk” ile kazandığı ikinci Oscar ise ödül töreninde kendisini anons eden Robert De Niro'yu bile şaşırtacak ve Akademi'nin raconunu çok iyi bilen efsanevî aktörün -hafiften kinayeli bir ifadeyle- “Bu adamın bunca zaman boyunca normal erkekleri canlandırmasına hiç de gerek yokmuş” demesine yol açacaktı.

'EŞCİNSEL HIRSI'NA KURBAN VERİLEN HAYATLAR

Pazar sabahları ekranlarda izlemeye alıştığımız dolgu mahiyetindeki televizyon biyografilerini andıran bu vasat öykünün, tıpkı başrol oyuncusu Penn gibi yönetmeni Gus Van Sant'ın kariyerine de ekleyebileceği pek fazla bir şey yok. 1940-1978 yılları arasında yaşamış Amerikalı eşcinsel hakları savunucusu ve yerel politikacı Harvey Milk'in kısa fakat çalkantılı hayatını son derece düz bir anlatımla beyazperdeye aktaran filmde, hafızalara kazınabilecek nitelikte büyük anlar yakalayabilmek için epeyce bir tırmalamak gerekiyor. Belki bu noktada, etki gücünü yalınlığından (ve de gerçekliğinden) alan final bölümü istisna tutulabilir, hepsi hepsi o kadar…

Öte yandan, son 20-30 yıl boyunca çekilmiş eşcinsellik temalı pek çok filmde sistematik bir biçimde sergilendiğini gözlemlediğimiz “karşı tarafı yapış yapış bir alaycılıkla aşağılama” çabasının bu yapıtta da bütün sinsiliğiyle yer aldığına tanık oluyoruz. 1967 yılında Los Angeles'taki bir “gay bar”a yapılan polis baskınının gerçek haber görüntüleriyle açılan “Milk”, “Amerikalı eşcinseller, bir dönem, onların aşklarını anlayamayan gerici öküzlerin işte böylesine ağır baskıları altındaydı” vurgusu eşliğinde ilerlerken, eşcinselliğe karşı olduğunu kameralar önünde lafı kıvırmadan, dürüstçe ve açıkça ifade eden kadın-erkek herkesi de izleyicisine katıksız birer “faşist” olarak servis ediyor. Filmin -Josh Brolin tarafından canlandırılan- en önemli karakterlerinden biri konumundaki dindar politikacı Dan White'ın -Harvey Milk'in bir konuşması üzerinden- aslında “gizli eşcinsel” olduğunun imâ/iddia edilmesi de fazlaca politize olmuş eşcinsellerde pervasız tezahürlerini görmeye alışık olduğumuz bu saldırganca tutumun son derece tipik bir örneğini oluşturmakta… Ki söz konusu küstahlığın, meslek hayatında yolu zaman zaman eşcinsellerin bahçesine düşmüş, yazıları ve düşünceleri nedeniyle onlar tarafından çılgınca taşlanmış benim gibi birinin de çok yakından tanıdığı bir davranış modeli olduğunu özellikle belirtmeliyim.

Hayat tarzlarını sevimli ve çekici bulmayan herkesin boynuna tereddütsüzce “homofobik” yaftasını asmayı pek seven agresif eşcinseller için, White, karısı ve ona politik mücadelesinde destek veren herkes, kafalarının tez zamanda ezilmesi gereken birer böcekten farksız… Nitekim, Harvey Milk de seçim yenilgisi sonrasında içine düştüğü bir duygusal boşluk ânında belediye başkanına istifasını veren rakibi için, aynı yönde bir hesapçılıkla, hazır fırsatını yakalamışken onu bütünüyle politik arenanın dışına sürmek üzere “altın vuruş”unu yapmakta hiç tereddüt etmiyor. Ancak, “kendini topluma bastıra bastıra kabul ettirme” ve “kendisi gibi yaşamayanları/düşünmeyenleri fırsatını bulduğu ilk anda ezme” hırsıyla gözü dönmüş olan kahramanımız, hayatını inanç temeli üzerine inşâ eden insanların kariyeri ve onuruyla pervasızca oynamanın bedelini de son derece acı bir biçimde ödemek durumunda kalıyor. Filmin sonundaki tarihsel açıklamaların da ortaya koyduğu üzere, hem kendininkini, hem de rakibi White ve o dönemin San Fransisco Belediye Başkanı George Moscone'nin hayatlarını bozuk para gibi harcayarak yapıyor bunu…


GUS VAN SANT
“Milk” en azından bu noktada dürüst ve açık bir film; adına “eşcinsel hırsı” denilen o tehlikeli saplantıyı, baş karakteri ve çevresine kümelenenlerin konuşmaları, tutum ve davranışları üzerinden eğip bükmeden, olduğu gibi yansıtmış beyazperdeye… Harvey Milk, eşcinsellerin toplumsal hayat içinde itilip kakılmasını engelleme söylemiyle girdiği politik mücadelede, elde ettiği taşkın kitlesel gücün doğurduğu şımarıklıkla toplumun genel ahlâk değerlerini ve bu değerlerin temsilcilerini bir süre sonra öylesine zorlamaya başlıyor ki sonunda bu ölçüsüz cüretkârlık hâli gerek onun, gerekse çevresindeki bir sürü insanın hayatının topluca mahvolmasına yol açıyor.

Milk'in verdiği planlı-programlı mücadelenin satır aralarında da görüldüğü üzere, eşcinsel hareketin temsilcilerinin çağımızdaki öncelikli hedefleri “kendi mahremiyetleri içinde başkaları tarafından rahatsız edilmeden huzurlu bir hayat sürmek” falan değil, aksine gücü temsil eden irili ufaklı bütün kurumlarda köşe başlarını tutarak toplumsal doku içinde mümkün olduğunca geniş bir mevzî kazanmak... Böylelikle kitlelerin ahlâkî algıları (politika, medya, görsel sanatlar, edebiyat ve moda gibi etkin araçların kullanımıyla) yavaş yavaş dönüştürülecek, -eşcinsel evliliklerin yasalaşması ve eşcinsellerin evlatlık edinmesi de dahil olmak üzere- bugüne kadar ahlâkdışı/doğadışı sayılan pek çok davranış biçiminin son derece olağan sayıldığı yeni bir sürece girilecek. Yapılan sosyolojik hesap kabaca böyledir.

Tam bir bıçak sırtı görünümündeki bu konuda yıllar yılı yazıp çizdikleriyle, artık ciddi biçimde eşcinsel lobisinin denetimine girmiş durumdaki merkez medyada (ve daha bir çok yan sektörde) çalışma şansını büyük ölçüde yitirmiş biri olarak şimdi bir kez daha altını çizerek tekrarlıyorum ki Allah bizi böyle bir mantaliteyle hareket eden aktivistlerden ve oy kaygısıyla onları destekleyen politikacılardan korusun; aynı şekilde bu çizgide hareket eden medya yöneticileri ve sanatçılardan da…

Eşcinseller, bırakın Oscar'ı ya da Cannes jürilerini, velev ki “dünyanın tapusu”nu bile ele geçirseler, şu sınırlı ömürde Hz. Lut'un öyküsünü hatırladıkça, onların liderlik koltuğuna oturacakları bir dünyadan ısrarla uzak durmaya çalışacak birileri hep olacaktır.

Bu da böyle biline…

10.05.2009

Ali Murat Güven
alimuratg@yahoo.com Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Yeni Şafak

Bembeyaz fonda kapkara film

Derviş Zaim bu filmle birkaç festivalde en iyi yönetmen seçildi. Oysa filmin galiba hiç en iyi film ödülü yok. Nasıl oluyor bu? Sanırım şundan: Yönetmenin dehaya yakın başarısı apaçık, ama film en hafif deyimiyle şaşırtıcı. Kendi adıma tadına varmak, hatta gerçek anlamda kavramak için üç kez izlemem gerekti! Zaim bir kez daha tarihe ve Osmanlı uygarlığına olan ilgisini gündeme getiriyor, yazıp yönettiği bu son derece özgün filmle...

13. yüzyılda Moğol istilası altında inleyen Anadolu'da, Konya yakınındaki Tuz Gölü'ne Allah'ın adını yazmak isteyen dönemin ünlü hat ustası Malik Hoca, son noktayı koymak üzereyken, mürekkebin bitmesi üzerine bunu yapamıyor. Ve çırağını mürekkep aramaya yolluyor. Çünkü 'noktayı öğrenmek, hattı öğrenmektir'. Sonra gölün beyazına dalan kamera bizi neredeyse 800 yıl sonrasına, günümüze getiriyor. Tuz Gölü kıyısında, bu kez hapisten yeni çıkmış 'hat talebesi' Ahmet ve yakın arkadaşı Selim'i tanıyoruz. Ahmet, Selim'in ısrarıyla Malik Hoca'nın kaleme aldığı çok değerli bir Kuran-ı Kerim'i satma işine bulaşıyor. Ama karmaşık entrikalar sonucu bu satış tehlikeye giriyor ve iki kafadar, kendilerini iki katille baş başa buluyor. 75 dakikalık Nokta, öncelikle biçimiyle şaşırtıyor. Zaim, ortalama beşer dakikalık çekimlerle oluşturmuş filmini...

Bu tek çekimler kameranın toprağa, göle veya bulutlara dalmasıyla birbirine bağlanıyor. Ve böylece tam bir devamlılık duygusu yaratılıyor. Yıllar önce Rus yönetmen Aleksander Sokurov'un ünlü Rus Hazine Sandığı filminde kullandığı bu yöntem sayesinde... Ana tema, kaligrafi veya hat sanatı ve bu sanatın sekiz yüzyıl sonra bile insanların yaşamını etkilemesi. Çünkü 'inanmayan kişi, iyi yazı yazamaz'. Ama öte yandan, işlenen bir suç ve onun getirdiği vicdan azabı da var. Hikâyenin genel mistik yaklaşımı, filmde modern (ama yer yer de egzotik) bir kara-film tarzında sunuluyor. Özellikle hat tutkunu ama pis işlere karışmış olan Ahmet, olayların gelişmesiyle giderek hayatı kayan tipik kara-film kahramanını simgeliyor. Olaylar giderek çığrından çıkar ve Ahmet dönülmez yollara saparken, onun için üzülüyoruz. Tüm bu maceranın Tuz Gölü'nün bembeyaz fonunda yaşanmasıysa, filmin en özgün yanlarından ve en parlak görsel buluşlarından biri. "Allah iyi niyetliyse kötülük niye var?" diye soran kahramanıyla, film felsefi düşünceye, özellikle Sufi anlayışa yaslanıyor. Kara-film yanıysa, özellikle gerçek anlamda bir sonuca bağlanmayan finalle biraz havada kalıyor. En azından bu tür filmlerin özel meraklıları için...

Yine de çok kendine özgü ve farklı bir film bu. Ercan Yılmaz'ın görüntüleri ve Mazlum Çimen'in müziğiyse övgü ötesi...

Yönetim ve senaryo: Derviş Zaim Görüntü: Ercan Yılmaz Müzik: Mazlum Çimen Oyuncular: Mehmet Ali

NOKTA ***
Nuroğlu, Serhat Kılıç, Settar Tanrıöğen, Şener Kökkaya, Mustafa Uzunyılmaz, Nadi Güler, Numan Acar, Begüm Birgören/ Marathon Film yapımı.

Atilla Dorsay
Sabah

Bir Arınma Hikâyesi Olarak 'Nokta'

‘Kameranın yeri ahlakî bir tercihtir’ diyen Godard ve plan-sekans politik bir seçimdir diyen Bazin gibi, Zaim de film estetiğini bir ahlak sorunu olarak ele alıyor.

Derviş Zaim’in son filmi ‘Nokta’, yönetmenin, genelde ilk filminden beri yoğun olarak da son iki filminde denediği bir sentezin ürünü olarak göze batıyor. Geleneksel sanatlar ile sinemanın ilişkisini ele alarak, bu ilişkiyi gerek biçim, gerekse de içerik olarak sinemaya yansıtabilme derdinde olan Derviş Zaim, son filmi Nokta’da oldukça cüretkâr bir işe soyunmuş.

Nokta’dan önceki ‘Cenneti Beklerken’ adlı filminde minyatür sanatını ele alarak, filmin zaman ve mekân kurgusunu kendi tabiriyle oynak bir zemine oturtma amacı güden Zaim, bana kalırsa başarısız olmuştur. Cenneti Beklerken’in minyatür ile kurduğu ilişkide başarısız olan neydi acaba? Bence, Cenneti Beklerken biçimsel olarak, sadece sentetik bir benzerlik ile minyatüre benzerken, sinema sanatının estetiğini kaybedip yapay bir kolâja dönmüştü. Film ile ilişkisi çok yapay görünen bir montaja dönen minyatür sanatı, bir taraftan filme yansıyamazken, öte taraftan filmin kendi içsel dengesini ve estetiğini bozar hâle gelmişti. Fazlasıyla gösterişçi ve süslü bir film olarak Cenneti Beklerken, bende iyi niyetli ama başarısız bir biçim denemesi olarak yer etti.

Film sanatının minyatürle veya doğu resmiyle ilişkisini ele alan birçok eser var dünya sinemasında. Ancak sanırım o estetiği her anlamda film ile organik bağ kuracak şekilde hem yenileyen, hem de kullanan en önemli eser Sergei Paradjanov’un ‘Sayat Nova’ filmidir. Derviş Zaim ‘Cenneti Beklerken’de minyatür estetiğinin biçimsel öğeleriyle, sinemada karakter kurgusu, mekân ve zaman belirsizliği arasında organik bir bütünlük kurabilmiş gibi görünmüyordu. Ancak, biçim ve sinema dili üzerine yeni açılımları denemekte oldukça cesur olan Zaim, bir sonraki filmi olan ‘Nokta’da da benzer bir cesur işe girişmekten kaçınmayarak çabalarının meyvesini toplamış.

Nokta, geleneksel sanatlardan ‘hat sanatı’ndan biçimsel ve içerik olarak yararlanarak bir film estetiği kurmayı amaçlamış. Hat sanatında kullanılan bir teknikten hareketle (yazının, elin hiç kaldırılmadan tek bir kerede yazıldığı bir teknik) tek bir plandan ibaret olan Nokta, her şeyden önce oldukça zor ve cesur bir adım olarak değerlendirilmeli.

‘Kameranın yeri ahlakî bir tercihtir’ diyen Godard ve plan-sekans politik bir seçimdir diyen Bazin gibi, Zaim de film estetiğini bir ahlak sorunu olarak ele alıyor. Dolayısıyla filmin konusu ile hat arasındaki ilişki; hat tekniği ile filmin mekân ve zamanı arasındaki ilişki; filmin kesintisiz tek bir planda çekilmesi gereğini doğuruyor Zaim’e göre.

Tarihi değer taşıyan el yazması bir Kur’an’ın (Mâlik Kur’an’ı) çalınıp illegal yollardan satılmasına gönülsüzce karışan genç hattat Ahmet, çektiği vicdan azabından kurtulmanın peşindedir. Karıştığı bu olay yüzünden Kur’an’ın sahibi olan kişinin torunu dâhil üç kişinin ölümüne de dolaylı olarak sebep olmuştur. Ahmet’i bu olayın içine atan sebepler bir yana, filmin asıl sorunu Ahmet’in, bir arınma ve günahlarının kefareti olarak çabasıdır.

Derviş Zaim’in, bir önceki filminde minyatür ile film estetiğini birleştirme çabası ne kadar eklektik, yapay ve başarısız olmuşsa; bana kalırsa Nokta’daki bu çaba da o kadar başarılı bir görüntü veriyor. Filmin tek bir plandan oluşması, filmi geleneksel öykü anlatımlarının, dramatik kurgunun ve mizansenin dışına atıyor ve öykünün gelişimini ikincil hâle getirerek kefaret çabasını merkeze oturtuyor.

Aslında seçilen yöntem oldukça zor bir iş. Işığın her şekilde aynı olmasını garantilemek,  mekân ve zamandaki geçişleri plan içinde fark ettirmeden yapabilmek için Tuz Gölü’nün bembeyaz düzlüğünü seçmek uygun bir tercih olarak görünüyor. Filmde zamanda ileri geri gidişler var; bu aynı zamanda mekânlarda da değişiklik demek. Bir röportajında Karagöz Oyunundaki ‘Küşteri Meydanı’na benzer bir mekânı, yani mekândaki değişikliklerin anlaşılmadığı bir mekânı seçmenin öneminden bahseden Zaim, bunun için ideal mekân olarak Tuz Gölü’nü seçtiğinden bahseder. Yine uçsuz bucaksız beyazlığı bir beyaz sayfa, üzerindeki insanları ise yazılar ve noktalar olarak düşünebileceğimizi söyleyen Zaim, hat ile sinema estetiği arasındaki bağı birkaç açıdan kurmayı becerebiliyor.

Dünya sinemasında benim bildiğim, tek plandan oluşmuş tek film, Alexander Sokurov’un ‘Rus Hazine Sandığı’ adlı eseridir. Çok büyük bir yönetmen olmasına rağmen, Sokurov, tek plandan oluşturduğu filminin, estetik olarak yapay olmasına, tek planda çekimin basit bir deneysel çaba olmanın ötesine gidememesine engel olamamıştır. Yani filmde baskın olması gereken ahlâki çaba ile filmin estetiği birebir uyuşamıyorsa her şey yapay ve eklektik durabiliyor. Tarkovsky, ‘Stalker’ filminin, filmin amacı açısından tek planda çekilmesi gerektiğini ama buna teknik imkânların yetersiz olmasından dolayı cesaret edemediğini söylemişti bir zamanlar. Bunları bilen insanlar için tek bir planda oluşturulmuş ‘Nokta’nın başarısı daha bir önem kazanmaktadır bence.

Filmin estetiğine de yön veren ve aynı zamanda hat sanatının ahlâki yönünü de görebildiğimiz şey, filmdeki ‘eşref-i mahlûkat’ olma çabasıdır. Film ‘af’allahû anh’ yazısı etrafındaki bir iç mücadele aynı zamanda. ‘Nun’ harfinin unutulan noktasının bir türlü konamadığı eşsiz bir döngü. Dünya tarihinde, bunca zulüm içinde konulup konulamayacağından da emin olamadığımız bir insanlık durumu inşası! Yaptığı hatadan ve işlediği büyük günahtan büyük pişmanlık duyarak işlediği günahın kefareti olarak son derece tehlikeli bir yol seçmiş Ahmet’in bu günahının affedilip edilmeyeceği de aynen noktası konulmayan ‘nun’ harfi gibi belirsiz kalır.

Aynı zamanda suç ile cezanın ilişkisi de filmin ana temasının genişlediği ortamı sağlıyor. Aslında işlenen suçta tek suçlu kendisi olmadığı halde, belki de en az suçlu olan olduğu halde, Ahmet için bu olay bir türlü noktasını koyamadığı yazıdaki gibi bir bitimsiz yolun başlangıcıdır. Cezanın en büyüğü, sadece ölümle ya da adlî cezalarla değil, vicdan ile ilgili olandır. Bu aşamada filmdeki çabaya eşlik eden iç çatışma, Ahmet’in arınma, günahlarından kefaret (belki de bile bile ölüme gidebilmek) aracılığıyla kurtulma ve bir türlü koyamadığı noktayı koyma mücadelesidir aslında. Hat sanatına layık bir ‘insan’ olabilme çabası!

Filmin tek planda çekilmesi önceki paragraflarda söylendiği gibi, filmin, dramatik, trajik bir yönde değil, içsel olarak arınmayı talep eden ve izleyiciye de bunu yaşatan bir yönde deneyimlenmesine vesile oluyor bence. Filmin tek anlamlılığını ve tek bir bakış açısını dayatan dramatik kurgular yerine böyle bir biçim, gerçekten de film için ahlâkî bir zorunluluk demek aslında. Dolayısıyla film içinde hat sanatının ahlâkî idealleri, biçimsel öğeleri ve kefaret çabası oldukça başarılı bir organik bütünlük içerisinde verilebilmiş.

Cenneti Beklerken’de minyatür sanatıyla ilişkisini başarısız bulduğum Zaim, Nokta’da çok önemli bir iş becererek Türkiye sinemasının önemli yapıtlarından birisine imza atıyor. Biçim olarak da dünyada çok az denenmiş bir estetiğe sahip olmasıyla Nokta, bence önemli bir film olarak sinema tarihinde yerini alıyor. Nasıl ‘Süt’ün yönetmeni – mesela Wong Kar Wai – olsaydı bu film muhtemelen Altın Palmiye’nin en önemli adaylarından sayılacaktı ise; ‘Nokta’nın yönetmeni de mesela Sokurov olsaydı, film yılın en önemli filmlerinden birisi olarak tanımlanacaktı…

Enver Gülşen
envergulsen@gmail.com Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
sinemasinemadir.com

Yeşilçam, dünya sinemasıyla rekabet edebilecek mi?

Türk sinemasının hayatta kalma şansı bir bakıma dünya sinemasının kaderine bağlı. Dünya sinemasını bekleyen pek çok tehlikeden bahsedilebilir. Hollywood'un ezici üstünlüğü elden bırakmaması, sadece yapım değil dağıtım ağında da belirgin üstünlüğünü devam ettiriyor olması vesaire...

Ayrıca yüksek teknolojinin yeni ortamlar oluşturması Amerikan sinemasının bile kaçamadığı bazı tehditleri beraberinde getiriyor. İnternet ortamının sağladığı kolaylıklar telif haklarından ürün paylaşımına kadar her şeyi etkileyecek gibi görünüyor. Bugün kitap ve müzik endüstrisinin temel pazarlama ve satış taktiklerini altüst eden teknolojik gelişmelerin yarın sinemayı, tiyatroyu, gazete ve televizyonları etkilememesi düşünülemez. Her şeyden önce bir bakıma tüketici durumunda olan seyircinin beklentileri değişiyor. Daha konforlu ortamlar hazırlamak yetmiyor mesela. Daha mobil, erişimi daha kolay, hatta daha fonksiyonel araçlar talep ediyor insanlar. Belki de bu yüzden bazı fütüristler gelecekte gazetenin, televizyonun, bilgisayarın, sinemanın vs. aynı mekanizmada buluşacağını varsayıyor. Aynı aygıt sayesinde pek çok işi birden yapmak ve bunu gerçekleştirirken hayata bütün yoğunluğu ile devam etmek, insan aklını karıştırır mı, insan ruhunu yorar mı; bütün bu sorulara bizim vereceğimiz cevapla, sanal ortamın sinesinde büyüyecek nesillerin vereceği cevap farklı olabilir...

Sinema da sınavdan geçecek

Geleceğe dair pek çok kehanet dile getirilse de tarihi tecrübe aslında her şeyin bir kâbusa dönmeyeceğini işaretliyor. Görünen o ki teknolojik gelişmeler eski ya da klasik dediğimiz formatları zorluyor, değiştiriyor, dönüştürüyor; ancak ortadan kaldıramıyor. Mesela sinema, tiyatroyu yok edemedi; ancak klasik formatını değiştirdi. Televizyonların radyoları tarihe gömmesi bekleniyordu. O da olmadı. Zira radyonun zevki başka, televizyonun hazzı başkaydı. Buna rağmen radyo, televizyondan sonra o eski radyo formatını sürdüremedi. İnternet yaygınlaştığında gazetelerin tarihe karışacağını söyleyenler oldu. Hâlâ da bu iddiada ısrar edenler var. İnternetin sunduğu imkânlar tabii ki gazete ve dergileri zorlayacak; onlarda şekil ve içerik değişikliğine yol açacak. Belki bilgi aktarmanın da ötesine çıkılmasını, analiz yönünün daha da derinleşmesini sağlayacak ve o derinlik marka değerlerinin su yüzüne çıkmasına sebep olacak. Ancak bu durum, bir mecranın yok olması anlamına mı gelecek; yoksa yeni kanalların açılmasına mı; onu bekleyip göreceğiz...

Sinema da benzer bir sınavdan geçecek. Şekil bakımından geçireceği evrim ve çeşitlilik bir yandan klasik formatını zorlasa da diğer yandan muhtevanın orijinalitesi daha da önem kazanacak.

Bugün internet ve bilgisayarın sunduğu dijital ortam düşünülmeden medyanın hiçbir sahası hakkında kesin bir tahminde bulunamıyoruz. Zira her geçen gün küçülen ama küçüldükçe fonksiyonları artan bir yapı çıkıyor karşımıza. Daha değişken, daha dinamik, daha kullanışlı ortamlar; hatta daha bireyselleştirilmiş imkânlar sunuyor modern teknoloji. Bu durumun, klasik formatları etkileyeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Bu gelişmeyi yeni olanın eskisini yok etmesi olarak algılamak doğru değil. Medyanın iki temel fonksiyonu sayılan bilgilendirme ve eğlendirme, teknolojik gelişmeler nedeniyle yeni arayışlar içinde olacak; ancak bunu klasik formatların cenaze ilanı gibi algılamak yanlış olur. Demem o ki, televizyonlar sinemayı yok etmeyecek ama sinemaya yeni bir hava katacak. Hâlihazırda kattığı hava bunun en açık örneği sayılır.

Mesele sadece sinema salonları, sinema seyircileri, DVD teknolojileri vesaire değil. Teknoloji, sinema yapımını da, pazarlamasını da, satışını da, sunumunu da, dağıtımını da etkiliyor. Daha da etkileyecek. Dün platolara duyulan ihtiyaçla bugünkü ihtiyaç tabii ki aynı değil. Yarın iyi bir film yapmak için çok daha değişik ortamlar gerekecek. Dijital teknoloji, bir yandan yapım aşamasında zengin imkânlar sunuyor diğer yandan seyredeni etkileyecek ses ve görüntü sistemlerini kuruyor. Bugün bile teknolojik donanımı vasatın üstünde bir salonda arkadan gelen bir cismi ensenizde hissediyor, yukarıdan gelen bir helikopteri başınızın üstünde duyuyorsunuz. Kullanılan teknoloji sizi olayların içine çekiyor; seyirci olmaktan adeta çıkarıyor, olayın içine atıyor.

Yapım aşamasındaki teknoloji akıl almaz imkanlar sunuyor yapımcıya. Örneğin, başrolünü Robin Williams'ın oynadığı What Dreams May Come (Aşkın Gücü) filmi, muhteşem bir aşk hikâyesini beyazperdeye taşır. Çocuğunu kaybetmiş bir doktor, yaralı bir kişiye yardım etmek isterken trafik kazasında ölür. Kendini bir anda cennette bulur. O cennet sahnesinin kırk sene önce bu kadar muhteşem resmedilmesi mümkün değil. Bilgisayar teknolojisinin sunduğu imkânlar kullanılarak peygamberlerin anlattığı cennet tasvirlerinden yararlanılır. Karşımızda altlarından ırmaklar akan, muhteşem meyveleri, göz kamaştıran güzellikleriyle cennet manzaraları vardır artık. Teknolojinin sunduğu bu hayali tablo, çocuğunu ve eşini kaybeden kadının intiharıyla cehenneme döner. Cehenneme atılan karısını görmek için yalvaran doktora cehennem gösterilecektir. Cehennem sahnesi tüyler ürpertici bir sahicilik içinde verilir. Gırtlaklarına kadar gömülmüş insanlar, zebanilerle baş başa kalmış günahkârlar, akrepler, yılanlar... Azap üstüne azap. Bu inşirah veren ya da inkisara yol açan görüntülerin mimarı modern teknolojidir. Vakıa, filme ismini veren cümle Shakespeare'den alınmıştır, hikâye de oldukça ilginçtir; ancak bu basit öyküye can veren, modern teknolojinin bizzat kendisidir.

Özellikle uzay filmleri ve büyük savaş filmlerinde teknolojinin filme sağladığı imkân çok net bir şekilde gözlenebiliyor. Mesela 5 dalda Oscar alan Gladyatör filminden teknolojiyi çekip alsanız film çıplak kalır. On binlerce adamı arena tribünlerine toplamak mümkün olsa bile, o savaş sahnelerini bire bir çekmek imkânsız. Ya da 11 Oscar almış Titanic filmindeki o dev geminin batışı bugünkü teknolojiyle anlatılmasa film basit bir aşk hikâyesi olmaktan kurtulamaz.

Teknoloji başarı için yeterli değil

Sağladığı onca kolaylığa rağmen teknoloji; bir filmde hikâyenin çürük çıkması, seyirciyi yakalayamaması, kadronun uyumsuzluğu gibi sebepleri ortadan kaldırmıyor. Buna da örnek sayılamayacak kadar çok. Mesela 1995 yapımı Waterworld (Su Dünyası) büyük harcamalarla yapılmıştır, ama sonuçta istendiği kadar başarı elde edememiştir. Aslında Kevin Costner'ın yakaladığı hikâye hiç de fena değildir. Yeryüzünün tamamen suya teslim olduğu, toprak parçasının altın kadar kıymete bindiği bir öyküde insanoğlunun da evrim yaşadığı varsayılmış, o vahşi ortamdan bir macera derlenmiştir; ancak 175 milyon doların boşa gittiğine dair yaygın bir kanaat oluşmuştur...

Toparlayacak olursak, Türk sineması öncelikle sinema sanatını bekleyen global krizlere hazır olmalı ki kendine doğru bir rota tayin edebilsin. Çünkü başarının formülü ne sadece teknolojiyle gerçekleşiyor ne de teknolojisiz. Meselenin aslı, dünyadaki gelişmeleri yakalamanın yanında zihniyet sorununu da çözmektir. En başta dünya sinemasını bekleyen tehditleri dikkate almak, ona göre hazırlanmak gerekiyor. Vaktiyle Türk sineması kendi tabanını oluşturacak damarlar buldu; ancak o fırsatları hovardaca harcadı. Türk sinemasında özgünleşme ve markalaşma sürecini baltalayan; dolayısıyla bindiği dalı sürekli yok eden bir yapı var. Daha önce bu sayfalarda mercek altına almaya gayret ettiğimiz insan tiplemeleri ile ilgili sinema tartışması bu yüzden önemli. Sinemamızdaki ana damar (marjinal çalışmaların yeri hatta önemi ayrı bir konu) hayata ve insan gerçeğine ne kadar yaklaşacak sorusu Türk sinemasının geleceğini belirleyecek...

Müsaadenizle dış etkenleri bir kenara bırakarak Türk sinemasını bekleyen sorunları bir başka yazıya havale edelim...

09.05.2009
Ekrem Dumanlı

Zaman

***

Mayın Tarlasında Cola'sına Maç!

‘Gerçeği gör, Fünyeni Çek, Sistemi yık’ sloganıyla öne çıkan ‘Mayın Tarlası’nda Cola’sına Maç’ isimli kitap Sepya Yayıncılık etiketiyle okuyucuların ilgisine sunuldu. Ali Osman Aydın imzalı kitap, ‘Fight Clube’ ve ‘Truman Show’ filmleri ekseninde modernizmi tartışıyor.

‘Mayın Tarlasında Cola’sına Maç’ isimli kitabıyla ilk kez kitapseverlerin karşısına çıkan Ali Osman Aydın, Dünya sinema tarihinin en özgün yapımlarından olan Fight Clube/ Dövüş Kulübü ve Truman Show filmlerini mercek altına alıyor. ‘Gerçeği Gör, Fünyeni Çek, Sistemi Yık’ sloganıyla okuyucuya seslenen kitap, iki filmin teknik ve biçimsel çözümlemelerini yaparken modernizm, kapitalizm, iktidar, ölüm v.b kavramlara bu iki filmin perspektifinden yorumlar getiriyor. Yazar, kitabın ilk bölümlerinde iki filmin ayrıntılı çözümlemelerini yaparken, ikinci bölümde de söz konusu filmlerde işlenen kavramları tanınmış düşünürlerin görüşlerinden de faydalanarak tartışmaya açıyor. Okuyucuya Erich Fromm’dan Aliya İzzetbegoviç’e, Nietzsche’den Gandhi’ye kadar zengin bir fikir yelpazesi açan Ali Osman Aydın, modernizm ve ahlâk algılarına Dövüş Kulübü ve Truman Show üzerinden göndermelerde bulunuyor.

Arka Kapaktan:
“Burada yaşayan en güçlü ve zeki erkekleri görüyorum, bu potansiyeli görüyorum… Ve hepsi heba oluyor… Lanet olsun, bütün bir nesil, benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da, beyaz yakalı köle olmuş… Reklâmlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde, nefret ettiğimiz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız, ne büyük savaşı yaşadık nede büyük buhranı, bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız… Televizyonla büyürken milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık ama olmayacağız… Bunu yavaş yavaş anlıyoruz ve bu yüzden çok kızgınız…” 

ALİ OSMAN AYDIN:
Ali Osman Aydın 1980 yılında İstanbul’ da doğdu. Yapım ve reklâm şirketleri için senaryolar yazdı. Çeşitli ulusal gazete ve dergilerde sinema üzerine araştırma-inceleme yazıları yayımlandı. Bir kamu kurumunda çalışan Aydın, sinema üzerine çalışmalarını sürdürüyor.

Bilgi İçin:
www.sepyakitap.com
iletisim@sepyakitap.com